Dikişleri yorulmuş bir elbise, topukları aşınmış bir ayakkabı, yüklendiklerini artık kendisi bile hatırlayamayan bir çanta gibi hissediyoruz kendimizi.
Onca şey biriktirmişken, biriktirmeyi sürdürürken, ‘et’e indirgedik benliğimizi çünkü. Eskittik ruhumuzun askısı olan bedenimizi. Yasak bölgelere girmenin heyecanı, kendimizi bildiğimizden beri kulaklarımıza asla bağışlanmayacağı fısıldanan o ölümcül günahı işlemenin küstah gururuyla hor kullandık onu. Uyandırdığı arzunun şiddetine ve o arzunun yansıyarak bizde de çoğaldığına tanık oldukça, onun başka hiçbir şeyin veremeyeceğine inandığımız zevkini tattıkça en ‘pahalı’ varlığımız olduğunu düşündük.
Ama yanıldığımızı anladık bir gün…
Sandığımız gibi tenha değildi girilmez alanlar; günahlarıyla gururlanan zavallılar kalabalığını ağırlıyordu. Beden bir başına arzu uyandırmaya muktedir olsa bile, arzulamak da tıpkı arzulanmak gibi dokunmaktan başka bir şey ifade ediyordu. Düşünseldi daha çok; yaklaştıkça değil uzaklaştıkça artıyor, mesafelerden besleniyordu. İçine çekildiğimiz zevk girdapları ise, her seferinde bizi biraz daha yalnızlaştırıyordu.
Özgürleştiğimizi sanırken bedenimize tutsak etmiştik kendimizi fark etmeden.
Yazının devamını okumak için tıklayın.