12 Eylül’le ilgili bir film yapsam, son sahnesi belli. Hatta benim için o sahne kaçınılmaz. Dahası, bütün film zaten o sahneye nasıl geldiğimizin filmi olmalı. Amerika, derin devlet, bu filmde olsa olsa bir dipnot olur. O kadarcık. Çünkü onlardan daha karanlık güçler devrede. Ruhlarımızın karanlığı devrede.
Ben bu ‘son’ sahneye şahit olduktan sonra, artık meseleye başka türlü bakamıyorum. Siyaset zaten şahitlikten ibarettir. Hakikat bir an için size göründüyse, geçmiş olsun. Bir daha ne kendinize ne başkasına huzur verirsiniz.
İşte benim hapsolduğum resim. Kenan Evren’in 2006 yılı Muğla Üniversitesi konuşması. Muzip paşa, bir üniversite amfisinde 12 Eylül ‘işkenceleri’ üzerine muziplik yapıyor. Salon kahkahaya ve alkışa boğuluyor. Yakın plan, alımlı bir genç kızımız, esbabı çok meçhul bir mahcubiyetle hafifçe boynunu eğiyor, bir eliyle perçemini düzeltirken, bütün edebiyle ve diğer eliyle ağzını kapatıyor. Ve koyveriyor kahkahasını. Son.
Ne var bunda? demeyin. Burası Türkiye demeyin. Bu resimde burası Türkiye değil. Dahası, bu resimde burası dünya değil, bu gezegen değil. Burası, ta cehennemin en dibi.
Türkiye’de nedir en büyük tabu? Ermeni soykırımı. Bir konuşma hayal edin. Bir konuşmacı hayal edin. En Türkünden, en resmî görüşünden bir konuşmacı. Size Ermeni meselesini anlatıyor. Büyük bir Ermeni düşmanlığıyla konuşuyor. Bunlar Türkiye’de olabilir, burası Türkiye, diyebilirsiniz.
Ve/fakat elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin. Hayal edebilir misiniz ki, bu konuşmacı bu kıyımla ilgili espriler yapsın, gülsün, güldürsün, eğlendirsin.
Yazının devamını okumak için tıklayın.