Avrupa’ya girmek istiyorsak, artık Avrupa’yla biraz ilgilenmemizde fayda var. Çünkü Avrupa’nın hastalıkları bize de sirayet etmiştir. Niye etmesin ki, en azından iki yüz yıldır başka bir üst-kültürden besleniyoruz da, ben mi bilmiyorum?
Kendimizi o kadar Avrupa’dan uzak hissediyoruz ki, Türkiye’de gerçekten Avrupalı olduğunu düşünen insan yok gibi.
Ben kendimi bir Avrupalı olarak gördüğüm için Avrupa Birlikçi’yim mesela. Yoksa bir takım ‘pragmatik’ ve ‘uyanık’ gerekçelerle değil.
Avrupalı olduğumu öncelikle hastalıklarımın benzerliğinden anlıyorum. Kendi içimde, ruhumda bir çamur keşfettiğim zaman, bir bakmışım bu çamur Avrupa’nın ‘en batak’ bölgesinden geliyor.
Merak ediyorum Avrupalı olduğumuzu ne zaman kabul edeceğiz? Eğer Avrupa’nın hastalıklarını içimizde taşımıyorsak, niye Avrupalı olalım?
AB, ‘geleceği karşılamakta’ güçlük çeken bir Avrupa’nın hastalıklarıyla mücadele etmek üzere yaratılmış bir proje.
Bizim hastalıklarımız ‘tamamıyla’ bize özgüyse, bu hastalıkların Avrupa’yla hiçbir alakası yoksa, AB bizim ne işimize yarar?
Bu her yere sirayet etmiş ‘biz bize benzeriz’ muhabbeti ne zaman bitecek?
Bizi bize özgü yapan tek şey, Avrupalı kimliğimizi, Avrupalılığımızı, bütünüyle reddetmek. Bu ‘inanılmaz’ derecede ‘tatsız’ gerçeği bilinçaltımıza tıkıştırmak.
Bunu yaparken hem Avrupa’yı hak ettiğinden fazla yüceltiyoruz hem de aynı anda kendimizi ilelebet Avrupa’nın dışına koyuyoruz. Yani, aşağılıyoruz, dışlıyoruz.
Türkiye’de ifade özgürlüğü olsa, ‘Kürt’ün derdinden’ kopmak isteyen bir siyasi görüş de belirecektir elbet. İtalya’nın Kuzey’inin Güney’inden ayrılmak istemesi gibi. Bu ‘pislik’ bize bulaşmasın siyaseti, pragmatik, snob, acımasız bir merkez periferi siyasetidir.
Bu tavır, kendi parçası olanın meselesini çözmektense ondan kurtulmak ister. Avrupalı’nın mağrur ve muhafazakâr olanının Türkiye’ye karşı siyaseti de budur. Ve biz, her şeyimizin ama her şeyimizin bize özgü olduğunu iddia ederek bu acımasız siyasete milletçe çanak tutuyoruz. Sağcımızla solcumuzla. Hatta, liberalimizle demokratımızla.
Acaba biz hep o kadar bize benziyor muyuz?
Yoksa çoğu zaman Avrupa’da yaşanan veya yaşanmış olanın azgelişmiş, anakronik, periferik ve trajik bir parodisi miyiz?
Avrupalı kimliğimizi kabul etmeden Avrupalı hastalıklarımızla nasıl mücadele edeceğiz?
Avrupa’nın hastalıklarını tanımak için, önce basit bir gerçekten başlayalım.
Avrupa diye coğrafi bir kıta yoktur. Bu tamamıyla Avrupa kültürünün uydurmasıdır. Avrupa kıtası koskocaman coğrafi bir palavradır. Yıllar önce Atlas dergisinde bunu ‘coğrafi’ olarak derinine inceleyen, bu durumla kafa bulan bir yazı okumuştum. Bence o yazı, Türkiye’de yazılmış en önemli ‘siyasi’ yazılardan biriydi.
İşte, demiştim, kendi kendime. Nihayet bir Türk böyle bir yazı yazabilmiş. Yazının edası Avrupa’ya taraftar ya da karşı olmaktan ziyade, tam bir ‘Avrupalı muhalif’ gibiydi. O yazıyı ancak bir Avrupalı yazabilirdi.
Avrupa’nın karanlık, bataklık yüzünde, bir ‘öteki’ yaratma, dışlama kültürü vardır. Avrupa kıtası adı verilen büyük coğrafi palavra, ötekileştirmenin ilk adımıdır.
Sizce bizimkine biraz olsun benzemiyor mu?
Sonra gelelim mesela Avrupa ırkçılığına. Zenciyi köleleştiren ırkçılıkla Yahudiyi tasnif ve tasfiye eden ırkçılık arasında çok önemli bir fark vardır.
Yahudi zenci değildir. İlk bakışta onu diğerlerinden farklı kılan beş duyuya hitap eden fiziki özellikleri yoktur. Bu ‘ötekini’, Yahudi’yi yaratabilmek için Avrupalı’nın ‘kafasını kullanması’ ve ‘ekstra bilgi’ üretmesi gerekir. Ancak bu bilgiyi icat ettikten sonra, Yahudi’nin kapısına çarpı koyup onu tasfiye edebilir.
Peki, kendi farkını Yahudi kendi ortaya koysa... Mesela hasidik kıyafetlerle ortalıkta dolaşsa... O da olmaz. Bu kez de homojen Avrupa Kültürü dejenere olmaya başlar.
Yani Yahudi, kendini gizlese de, açık da etse, her iki koşulda da, birbirinden büyük tehlike yaratır. Birinde ‘takiyeci’, diğerinde de ayrılıkçı ve ‘küstah’tır.
Bu size bir şeyleri hatırlatıyor mu?
Son günlerde Fransız solu’nun tartışmalarını takip ediyorum. Birbirlerini ezberden ötekileştirme kabiliyetlerini görünce, evden ‘nickname’le kelle uçuran okuyucu yorumlarını okuyunca, kendimi, evimde, memleketimde hissediyorum.
Richelieu değil miydi, merkezi bir devlet nasıl kurulur diye yüzyıllarca önce Osmanlı’yı inceleyen. Çılgın Türkler değil miydi, devletten bir gram kaybetmeden on beş dakikada bir ulus nasıl kurulur diye Fransa’dan gözünü alamayan?
Yoksa, Türk’ün o meşhur mottosunu tersine çevirmek ve şöyle mi demek gerekiyor?
Avrupa’nın kötü yanlarını zaten çoktan almışız. Artık iyi yanlarını da alma zamanı gelmedi mi?
Bu Türkiye nasıl bir memlekettir ki, zehir, sınır tanımadan gayet ‘liberal’ içeriye sızıyor, sıra panzehire gelince, sınırdan kuş uçmuyor.