“Finlandiya’nın ortalarındaki bir üniversite kenti ile Sicilya’nın ücra bir köşesindeki dağ köyü arasındaki kültürel mesafe, İstanbul ile Köln arasındaki kültürel mesafeden açıkça daha fazladır.”
Bu sözleri AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Günter Verheugen sarfetti. Bunlar çok önemli sözlerdir. Tarihî sözlerdir. Yalnızca Türkiye için değil, dünya için tarihî sözlerdir. Yeni dünya bu sözler üzerine kurulacaktır. Hatta kurulmuştur bile...
Ama içine milliyetçilik denen illeti koymadan düşünemeyen medyamız, bu sözleri yalnızca ‘hakkı yenen’ milletimin Verheugen tarafından Avrupa’ya karşı savunulması olarak yorumladı. Nihayet biri, Türk ‘medeniyetini’ tanıdı, bâbından. Nihayet, o kadar haute couture mağaza, o kadar shopping mall ve dünyanın en pahallı altıncı caddesi Abdi İpekçi’ye yapılan yatırım, boşa gitmedi bâbından.
Türk’ün aklında Batı, yüzde yüz bir haset mevzuudur. Muhayyilenin geniş ve yaratıcı zamanına değil, hasedin dar ve sinsi mekânına hapsedilmiş bir mevzudur. Batılılıkla vaftiz ve takdis edildiğiniz anda, her şey biter. Yok işte bir eksiğimiz kardeşim. Ben demedim mi? Yok. İşte bizi kabul ettiler. Hem de olduğumuz gibi. ‘Meğer o da beni seviyormuş.’
Halbuki Verheugen’in sözlerinin ardında çok yeni bir hakikat daha var. Dünyada milli devletlerin altını oyan, kuyusunu kazan en büyük ‘düşman’ aslında metropollerdir. Gittikçe homojenleşen evrensel metropol kültürüdür. Metropoller zemininde globalizm, neredeyse tamamlanmış bir süreçtir.
Bu kültürün dili İngilizcedir. Metropollerde İngilizceye hakkıyla vâkıf olanların sayısı dünyada ışık hızıyla artmaktadır. Metropol vatandaşları, siyasi görüşlerinden bağımsız olarak, harıl harıl, çok temel bir ‘hayatta kalma’ içgüdüsüyle, bu kültürün çocuklarını yetiştirmektedir.
Yazının devamını okumak için tıklayın.