Bir ‘muhafazakâr kuşatma’ teranesidir almış başını gidiyor. Sanki 100 yıldır bizi kuşatan muhafazakârlık değil de, aydınlıktı.
Karım, çocuğumuz doğduktan sonra, bu topraklarda ‘çocuklu’ bir kadın olmanın bir garip faydasını fark etti. Bir gün bana şöyle dedi. Çocukla dışarıda gezdiğimde öyle özgür, öyle rahat hissediyorum ki kendimi, anlatamam. Herkesle hesapsız ilişki kurabiliyorum. En maço tiplerin aniden bacısı oluyorum. Çocuk, karımın bu memleketteki ‘hicap’ ihtiyacını karşıladı. Çocuk karımın kadınlığını örttü. Onun tesettürü oldu. Ve o da, bu memlekette 24 saat mesai yapmaktan yorulmuş kadınlığını nihayet dinlendirebildi. Bu memlekette bir süreliğine ‘insan’ oldu.
‘Hicap’, bu memlekette dindar bir ‘iddia’ olmaktan ziyade, aynı zamanda kadının ‘insani’ bir ihtiyacıdır. Peki, modernlerin moderni cumhuriyetim ‘hicabı’ kadın için bir ‘insanlık ihtiyacı’ olmaktan çıkardı mı? Buna çabaladı mı? Hayır, tam tersini yaptı. Buna çanak tuttu. Hem de ne çanak tutmak...
Yıl 1983, üç beş üniversite öğrencisi içeri alındık. (O günlerde olan biten vahşetin ortasında ehemmiyetsiz bir vaka) Aramızda bir kaç hanım da var. Kız ya da kadın demek istemiyorum. Çünkü bu fark, ‘modern’ cumhuriyetimiz için çok önemli. Askerin laik devleti, ‘demokrasiden bile daha çok değer verdiği hanımlara’ ne yaptı? Üniversite öğrencisi hanımlara bekâret muayenesi yaptı. O muayeneden geçenlerden biri Nilgün’dü. Nilgün üç beş yıl sonra kendini 5. kattan attı. (Aman heveslenmeyin, kör bir neden-sonuç ilişkisi kurmuyorum.)
Nilgün, kendi deyimiyle ‘hayatın arka bahçesini’ görmüş biriydi. O arka bahçede, kendi çok farklı ‘gerçeğini’ burada bir ‘hakikate’ çeviremeyeceğini, varlığını bir ‘varoluşa’ dönüştüremeyeceğini hissetmişti. Kendine son verdi.
Halbuki, ‘muhafazakâr kuşatma’ altındaki devlette kadınlara bekaret muayenesi yapılmıyor. Ayrıca çocuğuma nüfus cüzdanı çıkarırken, ‘din hanesini boş bırakın’ dediğimde, nüfus memuru kafasını kaldırmadan dediğimi aynen yapıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.