Bakıyorum bazen televizyona, bakar bakmaz görmeye başlıyorum olan biteni. Bakar bakmaz olan bitenin göründüğü durumlar, ağır, çok ağır durumlardır. Savaş gibi. Katliam gibi. Darbe gibi.
Bakarken içim kıyılıyor sanki. Kelimeler anlamını kaybediyor. Ve hemen kalkıp sesini kısıyorum televizyonun. Bir çift göz oluyorum. Ve yalnızca vücut dilini seyretmeye başlıyorum. O zaman her şey daha da iyi görünüyor. Hiçbir kuşkuya mahal bırakmıyor.
Denk geldiğim bir tartışma programında oluyor yukarıda anlattıklarım. Adı gerçekten lazım değil, Türk Patent Enstitüsü’ne kendini ‘sol’dan tescilletmiş bir hanım ağa, bir yazar kendisi aynı zamanda, karşısına almış bir iki ‘Müslümanı’, program yapıyor. Demokrasi ‘yapıyor’ aklı sıra.
Sanırsınız, bir merakı var, tanımaya çalışıyor karşısındakini. Sanırsınız, soru soruyor. Hayır, soru falan sormuyor. Sorguya çekiyor. Alenen sorguya çekiyor. Kelimelerinin dizilişiyle sorguya çekiyor. ‘Müslümanın’ ağzından çıkan nedense ‘yasak’ kelimeleri yakalayarak sorguya çekiyor.
Anladım ya da anlamadım ifadesi hiç belirmiyor yüzünde. Göz yuvalarının bir açılıp bir kapanmasında, yakaladım ve yakalayamadım ifadeleri var. O kadar ki, koltukta kaykılışı bir ‘lady’nin sürek avında eyerin üzerine yan gelip oturmasını andırıyor. Elindeki seyis kırbacı sanırım bir bana görünüyor. Ama kırbacın histerik şaklamalarını duymamak mümkün değil. Hanım ağa, bazen ‘Müslüman avı’nın izini kaybediyor. O anda yüzünde şaşkın bir arayış beliriyor. Aniden karşısındaki ‘misafirin’ gözlerinin içine boş boş bakmaya başlıyor. Sanki onun içinden geçip gözleriyle ufku tarıyor.
Sonra bir bakıyorsunuz, bir seğirmeyi andıran, ani, küçük bir gülümseme beliriyor hanım ağanın yüzünde.
Yazının devamını okumak için tıklayın.