Ermenilerden Özür Kampanyası günlerinde yazmak istediğim yazı, ‘bu’ yazıydı. Yazmadım. Onun yerine, yazılması ‘lüzumlu’ yazıyı yazdım. Özür dilemek için kendinizi suçlu hissetmenize gerek yok, yazısı yazdım.
Çünkü baktım, kimse masumiyetinden vazgeçmiyor. En iyi niyetli olanlar bile vazgeçmiyor. O günlerde tek derdim, ‘bir iki imza daha olsun, imzalar çoğalsın’dı. ‘Donmuş tarihimiz, donuk vicdanlarımız biraz olsun geleceğe doğru akmaya başlasın’dı. Yani, itiraf ediyorum, siyaset yaptım.
Siyaset yaptım demek, Türkiye’de yalana, sahtekârlığa, çıkara teveccüh ettim, demeye gelir nedense. Çünkü bu çok tuhaf zihniyette sivil siyaset ‘çıkarcıdır’, çünkü ‘insan’ çıkarcıdır. (Hiç çıkarsız siyaset ne demek, benim anlamam imkânsız).
Devlet siyasetinin arkasında ise ‘insan’ yokmuş gibi göründüğünden, devletin katlettiği dağ gibi cesetleri yığsanız insanların önüne, devlet ‘hep masum’dur. Çünkü devlet, insan değildir. ‘Çıkarı’ yoktur.
Türkiye’de demokrasinin yokluğunun en büyük sivil delili bu siyaset düşmanlığıdır. Bu aynı zamanda ‘hakikat düşmanlığı’dır. Mesela Ermeni Soykırımı, Diaspora olmasa, yalnızca bir gerçek olarak kalacak, hiçbir zaman bir hakikat olmayacaktı. Yani arkasında bir siyaset olmasaydı, yaşayan bir ‘tarih’ olmayacaktı, bir ‘arkeoloji’ olarak derinlerde kalacaktı. Yalnızca meraklısının ilgisine mazhar olacaktı. Türkiye’nin karşısında duran hakiki mesele, Ermeni Soykırımı gerçeği değil, Diaspora ve Ermenistan hakikatidir. Gerçekler tek başlarına birer siyasi mesele değildir. Mesele edilebilme kabiliyetleri vardır. Gerçekleri mesele edebilme, hakikileştirme kabiliyetine, ihtiyacına ve iradesine de ‘siyaset’ denir.
‘Arkeolojik’ soykırımlar yok mu dünyada? Var. Mesela bilir misiniz, Arjantin ve Uruguay ordularının 19. yüzyılda ‘Kızılderili Paraguay’a girip 500.000 erkek nüfusun 450.000’ini tek vuruşta katlettiğini? Bilemezsiniz, benim bilmem de bir tesadüf eseri. Arkasında güçlü bir siyaset olmadığı için de, büyük ihtimalle unutulacak, tarihe gömülecek ve arkeoloji olacak.
Siyasetten bu kadar nefret eden, siyasete bu kadar kuşkuyla, en iyi ihtimalle alaycılıkla bakan bir milletin, en azından bir şeyi kabul etmesi gerekir. Böyle hisseden bir millet için, ‘insan’, özünde kötüdür. Günahkârdır. Yalancıdır, vesaire. Yoksa siyasete bu kafadan, bu bodoslama nefret niye?
Ama sanırsınız, ‘insanın özü’nün iyiliğinden bu kadar kuşku duyan bir millet, kendi iyiliğinden, masumluğundan da kuşku duyar.
Yazının devamını okumak için tıklayın.