İlginç bir süreçten geçiyoruz. AKP’nin giderek otoriterleştiği algısı yayılıyor. Yükselirken yaslandığı demokratik dönüşümcülük rolünün silikleştiği düşüncesi güçleniyor. Elini attığı her sorunda duraklaması, inandırıcılığını zayıflatıyor. Bürokratik iktidarı tahtından indirmiş olması dışında, sistemi dönüştürecek köklü adımları erteleyen politikasına Erdoğan’ın açıklamaları eklendikçe, hükümeti eleştiren yelpaze genişliyor.
Hükümete meydan okuyan eski Genelkurmay Başkanı tutuklanırken, 12 Eylül paşaları yargılanmaya başlamışken, sıra 27 Nisan muhtırasının hesabını vermeye gelmişken, biz; bunlardan çok, dindar kuşak yetiştirme, Paul Auster’a çatma, Denktaş’ı parlatma açıklamalarını konuşuyoruz. Bunları konuşuyoruz; çünkü Uludere’den sonra suskunluk tutumunu izliyoruz, Kürt haklarında en küçük yeni adım atılmadığını, demokratik bir anayasa sözünün unutulmaya terk edildiğini, anti-terör yasası gibi, tarihte ancak namlı faşist devletlerde var olabilecek mevzuatın ısrarla değiştirilmediğini, Alevilerin kolaylıkla çözülebilecek temel taleplerinde bile mesafe alınamadığını görüyoruz.
Bu süreci daha ilginç kılan özellik ise şu: Bütün dönüşüm süreci boyunca kararlı bir AKP karşıtlığı üreten, “sivil dikta uyarılarını” temel argüman olarak kullanan siyasi cephe, toplumda hiç bir haklılık yankısı yaratamıyor. Bütün yatırımlarını, AKP’nin otoriterleşmesi korkusu üzerine kuran bu siyaset çağrılarına, hiç bir görünür teveccüh oluşmuyor.
Bu durumu, AKP’ye destek veren sosyolojinin demokratik duyarlılıklardan farklı önceliklere sahip olduğu yargısıyla açıklayanlar var kuşkusuz. Ekonomik büyümenin, azalan işsizliğin, konut, sağlık, ulaştırma, eğitim gibi sosyal sektörler üzerinden yapılan gelir transferlerinin sürdüğü koşullarda, AKP’nin demokrasi karnesinin seçmenleri üzerinde etkili olmayacağı düşüncesi yaygın bir kanı. İslami değerler zemininin de, AKP ile toplumun buluşmasını kolaylaştıran bir çimento olarak, demokratik değerlerden daha öncelikli olduğu varsayılıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.