Başbakan, dindarlık, bölücülük ve Uludere faciası üzerine

05 Haziran 2012 Salı 00:00 |

MAKSUT KONYAR * / İslam ve ümmetçi bir yapıdan hümanist bir inanç ve anlayıştan nasıl bağnazlık doğar anlaşılır durum değil

Başbakan, dindarlık, bölücülük ve Uludere faciası üzerine Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Uludere Roboski hakkında konuştukça batıyor. El vicdan meseleye basit bir trafik kazası olarak bakacak olsak bile, ölümlü bir trafik kazası vakasında kamuoyu vicdanının rahatlaması için mutlaka tutuklamalar olur.

Roboski Uludere’deki olay çok basit, çoğu çocuk, 34 insan TSK ve devlet tarafından ağır bombardıman sonucu adeta katliama uğradı. Bu emri verenler, bombalamayı yapanlar, bu zincirdeki sorumluların tamamı belli olmasına ve olayın üzerinden beş ay geçmesine rağmen tüm suçlular dışarıda ellerini kollarını sallayarak geziyorlar.

Ey hukuka inananlar, adalet ve vicdan sahipleri sizce bu normal mi? Bu işte fiili suça iştiraki olanların tutuklanması gerekmez mi? Acilen soruşturma ve davalar açılmaz mı? Yapılan caniliğin hesabı sorulmaz mı? Bunun üstünü örtün, hafife alın, basite indirin, geçiştirin diyen bir hükümet ve Başbakan karşımızdadır. Recep Tayyip Erdoğan, güvenlik güçlerine verilen iznin, güvenlik güçleri tarafından kendi mücadele ve tasarruf alanlarında kullanıldığını anlattı, “Bu da en doğal, en tabii bir haldir. Nitekim orası da bir terör bölgesidir ve olay bir terör bölgesinde cereyan etmiştir.” dedi.

Satır aralarında neler gizlediği, bilinçaltında neler yattığı açığa çıkıyor. Söz konusu Kürtler olduğunda paradigma zihniyet değişmiyor. Din Kardeşliği, Dindarlık, Müslüman Kardeşliği, Müslümanlık, Kardeşlik Hukuku, Evrensel Hukuk, Demokrasi, Şeffaflık, Değişim, Özgürlük bunların tamamı hikâyeymiş. Başbakan Erdoğan, basına ve insanlara kısaca şunu söylüyor; Bizim yönetimimizde AK Parti döneminde yapılanlara kimse karışmasın bu yapılan katliamı fazla da gündemde tutmayın. Çünkü orası terör bölgesi, ölenler Kürt. Fazla da sorgulamayın. Kimse bizden hesap falan sormaz diyor. İşin özeti budur.

Coğrafyamıza göz gezdirip baktığımız zaman bu topraklarda muktedir olan egemen güçlerin özellikle İslam coğrafyasında her zaman birlik ve beraberlik adına farklı kavimleri dil, din ve mezhepleri baskıladıkları, yok saydıkları, bariz zulüm yaptıkları ortadadır. İslam ve ümmetçi bir yapıdan hümanist bir inanç ve anlayıştan nasıl bağnazlık doğduğunu insan hafızası almıyor. Çünkü İslam dini de her tür bağnazlığı, ırkçılığı lanetlemiştir. ALLAH VE RESULU kesinlikle kavimciliği, ırkçılığı haram kılmıştır. Aynı zamanda insanlığı kavim kavim ayrı dillerde yaratmanın gayesinin birbirlerini tanımak olduğunu belirtmiştir. Kimsenin kimseden üstün olmadığını, üstünlüğün takvada olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple İslam dini, etnik kökenlerin, kültürel dil, soy özelliklerini alabildiğine geliştirmeye ve yaşatmaya teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz Muhammed (SAV): “Aslını inkâr eden, haramzadedir.” diye buyurmuştur.

“İnsan”, Allah tarafından eşrefi mahlûk olarak meleklerden bile üstün kabul edilmiştir. İnsanları tüm etnik farklılıklarından ötürü dışlamak, onlara karşı düşmanlık beslemek bir nevi Allah’ın emrine karşı gelmektir. Kavimcilik, ırkçılık haramdır. İnsan olmaktan kaynaklı haklarını gasp etmek zulüm ve gayri insanidir. Esası toplumun içinde kendiliğinden sosyolojik bir hadise olmayan ancak devlet eli ile bu tarz kin nefret suçu manipüle ile topluma yayılarak aleni süre gelmiştir. “Bu suçu soydaşlık esası üzerinde önce “Türk” sonra “İslam” cumhuriyet tarihi ile beraber daha fazla yaygın yapılmıştır”. İnsanlara Türk İslam sentezi üzerinden bölücülük yapılmasına bu devlet inanılmaz çanak tutmuştur. Çoğunluğun etnik kültürü “Türklük” milliyetçiliği üzerinden farklı etnik kökenlerin üzerinde sürekli baskı unsuru oluşturmuştur. Farklı etnik kökenden olduğunu belirten birey ve toplum Türkiye’de inanılmaz dışlanmış ve her tür hakarete ve haksızlığa uğramıştır.

Bu yoldan fiili şiddet bile adliyeyi vakadan kabul edilmiştir. Nitekim bu tarz faşizan eylemlerin devlet manipülasyonu olduğu bilinen bir gerçektir.

Kamuoyunca tanınan, herkesçe bilinen sanatçı Ahmet Kaya’ya karşı basını, yargısı, kamuoyu ile yürütülen linç kampanyası ve yine aynı şekilde yazar gazeteci Hrant Dink’e karşı sergilenen tavırların sonuçları ortadadır. Derin bir ilkellik ve bağnazlık türevi bu hadiseler saymakla bitmez. Bu bize şu gerçeği gösteriyor; Türkiye’de yaşayıp farklı etnik köken ve kültüre mensup bir insanın etnik kökenini ön plana çıkardığı an her tür tehlikeye açık hale geliyor demektir. Bu farklılık Dil, Irk, Din, Mezhep, Renk, Bölge, Görüş, vb daha mikro özellere kadar indirgenebilir.

Bu durumda zalimlerden çokça çekmiş Bediüzzaman Said-i Kurdî’nin “Zalimler için yaşasın cehennem” sözünü sıkça söyler olduk.

Değerli Yazar Ahmet Altan’ın; “Gerçek bir dindarın milliyetçilikten utanması gerektiğini bile bilmiyorlar, bir matahmış gibi bununla övünüyorlar. Bunca dindarımız, bunca din âlimimiz var, biri çıksın da bize bir dindarın nasıl milliyetçi olabileceğini anlatsın, Veda Hutbesi’ni bizim anlayabileceğimiz gibi bir yorumlasın. Bizim “modernler” dinden, dindardan korkarlar. Dinden korkacak bir şey yok. Tehlike, dindarların gerçekten dindar olmaması, o dindar kisvenin altında milliyetçi bir bedenin bulunması, asıl büyük tehlike din değil, milliyetçiliktir çünkü...” sözlerine hak vermemek mümkün mü?

[email protected]

Taraf
İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

Haberin puanı

2/10

Habere puan ver

zapkolik