Herkesin bir dershanesi vardır; ben bilmez miyim

27 Kasım 2013 Çarşamba 00:00 |

EMRAH TUNCER * / Dershane tartışmaları her ne kadar emniyet, yargı atamaları, vesayeti elinde bulundurma süreçleri, rantı paylaşma konusundaki anlaşmazlıklar üzerinden çıksa da, güç paylaşımındaki problemin doğrudan halka yansıması olarak kurgulansa da, önemli. Tüm eğitim sistemini yeniden sorgulatır belki de

Herkesin bir dershanesi vardır; ben bilmez miyim

Yılmaz Odabaşı, son kitabının girişinde kendini Talanbiya Köyü’nden Diyarbakır’a giderken cipin içindeki altı yedi yaşındaki bir çocuk olarak resmeder ve kentle hikâyesini buradan başlatır. Bu yolculukta köy ile şehir arasında balçığa saplanıp kalan cipin patinaj yapan tekerlerini ve balçıktan çıkarmak için didinip duran akrabalarını anlatır. Buna ister metaforik bir unsur, ister reel dünyanın göstergesi deyin fark etmez. Türkiye’de hayat biraz böyledir. Patinaj yapar, durur, çıkar, batar tekrar patinaj yapar. Sömürünün tüm sınırları çıkara dayalı çarkta dönüp durur böylece.


Varmış” gibilerin arasında nefes alamaz insan, bunalır bazen. Bu kadar meydan okumanın, tekrarın, cezalandırmanın, yaftanın havada uçuştuğu bir ülkede yok olanların, varmış gibi yapmayanların ne hükmü kalır ki? Duygularını bile doğru düzgün yasayamayan; büyük şehirlere hapsedilip birden fazla maske içinde kaybolan; ya da hırs, anlamsızlık, para istemi kıskacında kıvranıp; kendini bulmak yerine süslü vitrinlerinden gülümsemeyi seçen bir kuşağın elemanıydık. Hayata tutunmada zorlanıyorduk. Biz de katıldık onlara, kattılar ya da. Gençtik, hayata yeni atılmış dershanede işe başlamıştık. Her şey “varmış” gibiydi hayatımızda. Mecburduk, önce Anadolu Lisesi sınavlarına, ardından seviye belirleme sınavına, son olarak da ÖSS’ye hazırlayarak gençleri, kısacık hayatlarının hemen hemen tüm hafta sonlarını dershanelerde geçirmesine ortak olmuş, doğal olarak agresif, sinirli ve bön bir gençlik yetiştirmeye katkı(!) sağlamıştık. Uzunca bir süre suskun kalmıştık. Evet, yanlışı bilip söyleyememek korkunç bir şey. İnsan bir yanlışın içine doğmuşsa onu içselleştiriyor zamanla. İnsanın paranteze alındığı bir sistemde ruha sıkıntı veren kasavetli bir duygudur bu. Yaşayanlar iyi bilir bunu. Kapitalizmin vahşi doğasından habersiz başladığım dershanede, öğrencilerin, tüm ortaöğretim hayatları boyunca gördükleri konuların yetiştirilmesi için günün neredeyse her saatini dershanede geçirmeye başlamıştım; geriye kalan zamanı da yine ertesi gün için derse hazırlık yaparak, çalıştığım dershane için soru, test hazırlayarak geçiriyordum. Oysaki zaman sınırlaması olmadan ders başında uygun bir giriş yapmak, derse dikkati çekmek, ders sırasında demokratik bir öğrenme ortamı sağlayabilmek, ilginin sürekliliğini sağlamak ve ders sonunda dersi toparlayıp gelecek dersle ilgili bilgiler vermem gerekiyordu. Öğrendiğim buydu benim. Ama hiçbir sistem, hiçbir dershane buna izin vermiyordu. Onlarda biliyordu gerçeği: “hız arttıkça özgürlük azalıyor”du. Olabildiğince özgürlüğü kısıtlanmalıydı öğretmenin de, öğrencinin de.


Anladık sonra. Kendimizi kurutmadan bu sinekleri yok edemezdik. Göçebe ruhumuzun yeşil kentleri gibi kaybolmamalıydık. Yaşadığımız sıkıntıları bu sektörde başlayacak arkadaşlarımıza bildirmek, farkındalık yaratmak için koşturduk, çaba harcadık. Hatta 2006 yılında birkaç öğretmen arkadaş ile çalışma koşullarını protesto etmek için, “Dershanemize tüm branşlardan öğretmenler alınacaktır: Haftanın yedi günü, sabah 8:00 akşam 8:00 saatleri arası çalışabilecek, SBS ile birlikte artan dört ve beşinci sınıfların motivasyonunu artırmak için öğrencinin sırtını sıvazlayacak, Yılda sadece dokuz ay maaş alabilecek, Daha düşük ücretle çalışacak, Gerektiğinde telefona bakacak, broşür dağıtacak, kitap taşıyacak, testleri düzenleyecek, sigortası asgari ücret üzerinden yatırılacak, sınırsız müşteri (veli-öğrenci) memnuniyeti anlayışına sahip, öğrencinin ev ödevini ve projelerini hazırlayabilecek, yazın ücretsiz dinlenebilecek ama gerektiğinde dershanede hazır bulunacak, resmî tatillerde deneme sınavlarında gözetmenlik yapabilecek öğretmenler alınacaktır” diye bir ilan vermeyi düşünmüştük. Ne de olsa ucuz işgücü olarak görülen dershane öğretmenleri sarı sayfaların en çok aranan elemanı olmuştu. Üstelik sigortası asgari ücret üzerinden yatırılıyor, asgari geçim indirimi bile verilmiyordu. Her ne kadar maddi koşullardan dolayı yayınlatamazsak da bu ilan, halen bile dershane öğretmenlerinin yaşadıkları sorunları bizce tam olarak yansıtıyor.


Sorunun, muhatapları dışında tartışılması Türkiye’ye özgü bir durum sanırım. Son günlerde dikkat ederseniz dershanelerle ilgili herkes bir şeyler söylüyor: Patronlar, siyasetçiler, köşe yazarları. Oysaki bilgi satın alan bir müşteri olarak görülen, dershaneye gitse de eşit olanaklara sahip olmayan yüzlerce öğrenci ve güvencesiz çalıştırılan binlerce öğretmen istendiği kadar veya istendiği takdirde konuşabiliyor... Dershane tartışmaları her ne kadar emniyet, yargı atamaları, vesayeti elinde bulundurma süreçleri, rantı paylaşma konusundaki anlaşmazlıklar üzerinden çıksa da, güç paylaşımındaki problemin doğrudan halka yansıması olarak kurgulansa da bu tartışmanın önemli olduğunu düşünüyorum ben. Bu tartışma bütün eğitim sistemini yeniden sorgulatır belki de.


Hem herkesin bir ifadesi var; ben bilmez miyim? Herkesin bir fikri ya da...



[email protected]

 

Taraf
İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

Haberin puanı

2/10

Habere puan ver