Modernite ve birlikte yaşama ideali

18 Ocak 2010 Pazartesi 00:00 |

HAYRETTİN YÜCESOY * / Varlık ahlakı düzleminde düşünmek iki keskin tarafı olan bir bıçak gibidir ve zorlu bir entelektüel ve ahlaki iç-hesaplaşmayı beraberinde getirmek zorundadır. Bu konuda tefekkür edenler eğer hakikaten birlikte yaşama konusunda ciddi iseler bu hesaplaşmayı dikkate almak zorundadırlar

Modernite ve birlikte yaşama ideali
Türkiye’de birlikte yaşamanın ve insan haklarını genişletmenin nasıl mümkün olabileceği konusunda fikir yürütenler, popüler medyada görebildiğim kadarı ile, piramit modeline alternatif yaratıcı seçenekler öneriyorlar: takım adaları, Osmanlı kubbesi, mozaik, mermer, hatta cıva (Kuzey Amerika’da tartışılan modellerden olan salata kabı veya eritme potası nedense pek revaçta değil) önerileri bunlardan bazılarıdır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu tartışmalar umut vericidir; barış içinde yaşamanın yakın ve orta gelecekteki yegâne garantisi insan hakları ve birlikte yaşama ideallerinin hayata geçirilmesidir. Konunun karmaşıklığı öne sürülerek hukuki ve politik sistemin demokratikleştirilmesinin geciktirilmesi reddedilmesi gereken bir obskürantizmdir. Hatta ufku daha da genişletmekte fayda var. Önerilen modellerin niteliği ve yapılan tartışmalar teorik arkaplanda toplumsal çeşitliliğin aslında sadece Kürt ve gayrimüslim nüfusa indirgendiğini gösteriyor. Oysa Türkiye’nin insan hakları ufku kendi liginde bulunan bütün ülkelerin karşılaştığı karmaşık problemlerle ilgili ve daha kapsayıcı olmak zorundadır.

“İnsan hakları” çağrısı, ulus-devlet sınırları içinde ortaya çıkan politik çatışmaları, kültür tartışmalarını ve anlaşmazlıklarını, etnik, cinsel ve dinî sorunları ve kaynakların denetim ve kullanım hakları üzerindeki rekabeti şiddet içermeyen yöntemlerle çözme ideali olarak ortaya çıktı. Bu haliyle de devlete hitap eder, devletin öncülüğünde işlev görebilir ve devlet açısından bağlayıcıdır. İnsan haklarıyla birlikte anılan ve onunla beraber bulunması arzulanan daha genel bir çağrı da birlikte yaşama (coexistence) tasavvurudur. Bu tasavvurun ilk dikkat çekici kullanımı soğuk savaş zamanlarıydı ve daha çok devletlerarası ilişkileri ilgilendiriyordu. Bu tasavvur iki kutupta yer alan ulus-devletlere kendi aralarındaki anlaşmazlıkları giderme, birarada bulunma, ve birbirini tanıma konusunda savaş seçeneği dışında bir imkan sunmaktaydı. Günümüzde de birlikte yaşama mevcut kültürel, ideolojik, ve siyasal grup ve sistemlerin farklılıklara ve hatta zıtlıklara rağmen birarada bulunmayı kabul etmeleri anlamında çokça kullanılmaktadır.

Bu yaygın kullanım bizleri soru sormaktan alıkoymamalıdır. İnsan hakları ve birlikte yaşama kavramları aslında varsayıldığı kadar vazıh ifadeler midir? Bu kavramlar tarihten arındırılmış, evrensel analiz düzeyinde mi yoksa modernitenin birey ve toplum algısının şekillendirdiği idealler düzleminde mi müzakere edilmektedir? Bunlar ulus ve ulus-devlet bağlamında teorik ve pratik olarak ne ifade etmektedir ve bir siyaset objektifi olarak ne kadar mümkündürler? Öncelikle birlikte yaşama talebinin masum ve arzulanır olduğu iddiasına karşı yapılan ciddi bir itirazdan söz etmek gerekir. Acaba birlikte yaşama talebinin kendisi, statükoyu devam ettirme isteği ve statükodan zarar görenlere katılım imkânı sunarak sisteme entegre etmek yoluyla muhalefetlerinin önünü kesme çabası değil midir? Hatta daha da kötüsü birlikte yaşama çağrısı egemen kuvvetlerin (bu egemen kuvvet devlet, sınıf, etnik grup, din, mezhep, veya kültür olabilir) azınlık grupları üzerindeki egemenliğini pekiştirme ve meşrulaştırma aracı olarak kullandığı bir söylem değil midir? Her insanın bu sorulara farklı cevaplar verebileceği açıktır, ama bizi ilgilendiren nokta şu aşamada cevaplar değil, eğer bu soruları sormak mümkünse, birlikte yaşama mevhumunun bir ideal olarak ne ifade ettiği üzerinde düşünmektir. Bu denemenin argümanı basittir: Patronaj ilişkisinin gölgelemediği bir birlikte yaşama idealinin hayatiyet bulması için modernitenin birey ve toplum anlayışının kritiği ile işe başlamalıdır.

Birlikte yaşamaktan ne anlıyoruz? Birlikte varolmayı mı? Birarada aynı zamanda ve yerde hazır bulunmayı (co-presence) mı? Louiza Odysseos’un The Subject of Coexistence: Otherness in International Relations adlı çalışmasında analiz etmeye çalıştığı gibi, 20. yüzyılın ulusal ve uluslararası zihinsel haritasına baktığımızda çoğunlukla birlikte “hazır bulunma” ögesinin ve türevlerinin öne çıktığı görülür: Birlikte yaşamak, birarada bir mekânda hazır bulunmak özellikle de dünya coğrafyasını veya belli bir devletin sınırları içindeki coğrafyayı paylaşmak yani birarada bir mekânda bulunmak (cohabitation), ortak yaşam modu bulmak, hatta bir şeyle birlikte yaşamayı öğrenmek anlamında kullanılmaktadır. İlk aşamada vazıh ve birbirini açıkladığı veya tamamladığı varsayılan bu tanımlamaların birlikte yaşama kavramına yükledikleri anlamın giriftliği ancak kavramın kendisini iki farklı anlamıyla (“birlikte varolmak” ile “birarada aynı zamanda ve yerde hazır bulunmak”) karşı karşıya getirdiğimizde ortaya çıkar.

Başta sözünü etmemiz gereken kaygan zemin tam da burasıdır. Bu problemi daha iyi anlayabilmek için, Hobbes’un toplumsal sözleşme tezini ve bu tezin üstünde oturduğu ana unsur olan modern özne-bireyi hatırlamak gerekir. Bilindiği gibi, toplumsal sözleşme şiddet ve anarşiden uzak bir toplumsal hayat sürdürebilmek için kişinin diğerlerinin yararına bazı haklarından özgürce ve bilerek vazgeçmesine dayanır. Bu “kişi” olarak tanımladığımız şey, aslında modernitenin bireyinden başka bir şey değildir. Toplumsal sözleşme işte bu bağımsız, rasyonel, kendi kendine yeten ve pragmatik varlık tarafından gerçekleştirilir.

Odysseos’un işaret ettiği gibi, bir modern özne olarak birey modern felsefe ve sosyal bilimlerinin inşa ettiği ontolojik bir kişiliktir ve ulus-devlet içindeki anlaşmazlıklara çözüm arayışlarının temelinde yer alır. Devletler de, özne olarak ele alındıklarında, modern bireyin büyütülmüş hali olarak ortaya çıkarlar. Açıktır ki ulus-devletin modern birey gibi bağımsız, kendi kendine yeten, ilişkisiz (nonrelational), ve pragmatik olduğu varsayımı devlet merkezli ve şiddet dolu bir uluslararası ilişkiler alanı ortaya çıkarmıştır. İşte birlikte yaşama ve insan hakları dediğimizde böylesi çatışmaları engelleme çağrısından, toplumsal ve uluslararası alanda bu devlet/bireyin haklarından ve devlet/bireylerin birlikte yaşaması idealinden söz ediyoruz.

Rahatsız edici bir açmazda olduğumuzun farkında olarak, burada bir taraftan birlikte yaşama ve insan hakları ideallerinin dikkate alınması gerektiğine vurgu yaparken, diğer taraftan sorunun sadece hukuki çerçeve, gelenek, özgürlük ve kendi kendine yeterlilik açısından anlaşılabileceği konusundaki kuşkulara dikkat çekmek istiyorum. Kuşkunun temelinde birey ve ulus-devletin ilham kaynağı modernitenin bilgi ve ahlak anlayışı ile ilgili sorular yatar. Çünkü eğer birlikte yaşama, Odysseos’un işaret ettiği gibi, birey veya toplulukların birarada belli bir coğrafi, sosyal, veya siyasi alanı paylaşması ve açık bir şekilde birarada bulunması anlamında kullanılıyorsa, bu birarada bulunma durumu, derivatif yani ikincil bir şart olarak, birey ile alakalı bilinçli ve hedefli ilksel bir tavırdan neşet etmiş olmalıdır. Bu yönüyle birlikte yaşama ideali ontolojik analiz kategorisinden sonraki bir duruma tekabül eder. Yani birlikte yaşama sözkonusu birlikteliği sağlayan bireylerin ontolojik yapılar seviyesindeki konumlarının düşünüldüğü bir kategoriden ziyade, kendinden önceki ontolojik önermelere dayanan bir çıkarsamadır. Önermelerin kendileri ise, modern bilgi ve birey anlayışından kaynaklanırlar.

Bir modern inşa olarak birey her ne kadar tek başına değilse de başkaları ile kurduğu ilişki kendisini kendisi yapan veya oluşturan ve tamamlayan bir kurucu nitelik taşımaz. Aksine, söz edilen ilişkinin niteliği zaten önceden ve bağımsız olarak inşa edilmiş ve kendi kendine yeten bir öznenin, kendinin dışında önceden inşa edilmiş ve kendi kendine yeten başka bir özneyle yan yana gelmesi, bir mekanı paylaşması, ona eklemlenmesiyani, evet, bir mozaik, veya kubbeler zinciri, takım adaları, veya cıva hareketi oluşturması olarak görülebilir. Bu mozaiklik hali ise, ahlaki ve  ontolojik boyutlarını düşündüğümüzde, hakiki manada “birlikte varolma”’dan farklı bir şeydir ve hem tanım gereği hem de öne çıkardığı toplumsal yapı açısından hegemonik bir ilişki biçiminin ifadesidir.

Bir kere bireyin bağımsız ve kendine yeterli olduğu önkabulünün sorgulanması gerekir. Christopher Macann’in Martin Heidegger: Critical Assessments’da izah ettiği gibi, Heidegger’in Dasein (veya being-in-the world, dünya-içinde-olmak) kavramını dikkate aldığımızda insanın zaten ancak başkaları ile birlikte varolabileceğini (coexistential) hatırlamış oluruz, çünkü aslında varolmanın kendisi “ile birlikte” varolmaktır. Bu durumda Odysseos’un belirttiği gibi bireyin ontolojik varlığının ancak ötekinin varlığı ile kaim olduğunu ve bireyin kendisine ait hissettiği dünyanın ötekinin varlığının ayrılmaz bir parçası olduğunu hatta o dünyayı inşa ettiğini özümseyen anlatıların tartışmaya açılması gerekir. Birlikte yaşamanın varlık ile ilgili boyutlarını müzakereye açmak ve varlık ahlakı konusunda tefekkür bir taraftan insanı kendisini sarmalayan nesne ve bilgi üzerinde yoğunlaşma gibi yaklaşımlardan özgürleştirirken aynı zamanda kendi geleneğini nesne ve bilgi nokta-i nazarından değil özne ve varlık penceresinden sorgulamasını gerektirir. Bu da birlikte yaşama sorusunun toplumsal ve uluslararası politika bağlamında ve kendi kendine yetmezlik açısından yeniden sorgulanması ve alternatif bir birlikte varolma alanının keşfedilmesi demektir.

O halde birlikte yaşamanın reprezantosyandan uzak yeni ve nefis-muhasebesine dayanan bir ahlaki temeli de bulunmak zorundadır. Açıktır ki, varlık ahlakı düzleminde düşünmek iki keskin tarafı olan bir bıçak gibidir ve zorlu bir entelektüel ve ahlaki iç-hesaplaşmayı beraberinde getirmek zorundadır. Bu konuda tefekkür edenler eğer hakikaten birlikte yaşama konusunda ciddi iseler bu hesaplaşmayı dikkate almak zorundadırlar.

* Doç. Dr, Department of History, Saint Louis University /
[email protected]Taraf / herTaraf
İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

Haberin puanı

0/10

Habere puan ver