Yeşilçam’dan kalan tespih ustası

07 Kasım 2008 Cuma 00:00 |

Yeşilçam’ın birçok filminde imzası bulunan Necip Sarıcı tutkuyla bağlandığı tespihler üzerine yaptığı araştırmaları ‘Dua Taneleri’ adlı kitabında biraraya getirdi.

Yeşilçam’dan kalan tespih ustası
FERHAT ULUDERE

Sadri Alışık, Ayhan Işık, Ayla Algan, Ferdi Tayfur, Türkan Şoray... Yeşilçam’a ait ne varsa, hatta daha fazlası arasında dolaşıyoruz, sakin biraz da meraklı... Görünen her şeyin ne olduğunu tek tek anlatıyor Necip Sarıcı, usanmıyor. Her gelene anlatıyor mu bunları bilmiyoruz, ama anlatırken ki heyecanı bizim özel ziyaretçiler olmadığımızı açıkça belli ediyor. İlk kameralardan, ilk mikserlere, montaj masalarına, projeksiyon cihazlarına ve Yeşilçam’da ne varsa onların arasında dolaşıyoruz ve hangi filmin hangi kamerayla çekildiğini Yeşilçam’da kimin kimi seslendirdiğini, hatta kimin kiminle sevgili olduğuna kadar anlatıyor... Anlattığı konunun mahremiyetine göre değişiyor sesi, bazen kısılıyor bazen yükseliyor ve Lale Film Stüdyoları, aslında artık müze demek lazım, içinde bütün her tarafı geziyoruz ve Yeşilçam’ın yıllar ötesinden gelen, tüm bilgisine vakıf birer insan olarak bir kenara oturuyoruz... Necip Sarıcı asıl konuya geliyor ve bir kitap çıkartıyor bir dolabın derinliklerinden... Deri bir kutu içinden, deri ciltli bir kitap çıkartıyor ve kitabın sayfaları arasında dolaşmaya başlıyor. Borges’in düşlerinde yarattığı Kum Kitabı gibi gizemli, bilgelerin evrenin sırrını sakladıkları kitaplar kadar çekici görünüyor. Kitabı açmamızla birlikte bir tespih tanesi gibi saymaya başlıyoruz sayfaları ve her birinde eşi benzeri az bulunan, hatta birçok koleksiyoneri baştan çıkartan tespih fotoğrafları karşılıyor okuyucuyu... Dua Taneleri başlığı taşıyan bu kitap bir eşi daha bulunmayan, hatta tespihe adanmış bir yapıt niteliğinde ve Necip Sarıcı’nın sinema sonrasındaki en büyük hobisinden oluşuyor yani tespihlerden...

Hayatını neredeyse tamamını sinemaya adamış ve Yeşilçam adına hemen hemen her şeyi yapmış olan Necip Sarıcı aslında bir ses mühendisi, hatta Yeşilçam’ın bilcümle filminin altında onun imzası var. Sadece seslerin altında olsa yine de iyi, bazı filmlerinde yönetmeni o... Yani Yeşilçam’ın Yeşilçam olmasında en büyük emek veren insanlardan biri, onca yoğun çalışmanın arasında şöyle anlatıyor tespihe olan ilgisinin başlaması...

“Günde bazen 18 saat çalışıyorduk. Boş zamanlarımda fotoğraf çekiyorum, amatörüm ama... İstanbul’u dolaşıyordum elimde kameramla, koleksiyon tutkunları için kart arıyorum, Üsküdar bitpazarından alışverişler yapıyorum. Her şeyin bol olduğu bir dönem, henüz bitpazarına nur yağmamış... Çuvallarla Anadolu’dan gelmiş tespihler vardı, onları karıştırırken başladım diyebilirim koleksiyon yapmaya...” diyor ve devam ediyor anlatmaya anlattıkça bir insanın bir nesneye bu kadar tutkuyla bağlanmasına şaşarak bakıyoruz...

“Kırmızıydı o tespihler... ‘Sıkma’ deriz ona biz. Şimdi en değerli tespih kategorisinde; ama çok da taklidi yapılıyor bunun. Dost olduğum antikacılar oldu, seçerek aldığımız, üç kuruşluk şeyler diye düşünsek de onlarla böyle bir koleksiyonculuk başladı. Tek tük alıyordum, bilinçsiz...”

Doğal bir bilinçsizlik bu, çünkü tarihi yazılmamış bir nesne tespih... Yıllar akarken, o ellerde akmaya devam etmiş, ama kimse çetelesini tutmamış o akan zamanın. Bu boşluğu doldurmak Necip Sarıcı’ya kalıyor ve o da tespihin yazılmamış tarihinin peşine düşüyor. Her boncukta bir lezzet arıyor, her boncukta bir sır ve birleştiriyor elindeki verileri ve tespihlerine göstermek için bir sergi açıyor ve o serginin katalogu elden ele dolaşıyor, yıllar geçerken katalog bulunmaz oluyor ve meraklıları sahaf sahaf dolaşıyor... Ondan sonra hazırlanıyor Dua Taneleri... Sadece bir tespih değil, bir kültür araştırması duruyor karşımızda...

“Bir Karabük’te Uğur Barlas diye biri broşür gibi kitap basmış, saygıyla anıyoruz. Kitabımda da o var, onun dışında makaleler var hikâyeler var, edebiyatta, sinemada başlıklar altında tespihin kullanılışı var ama zaman bilgisi yoktu bende. Tespihin Osmanlı’da belli bir tarihi yok, esnaf loncalarında tespihçi ustaları geçmez. III. Ahmet’in ihtişamlı sünnet merasimlerinde tespihçi yok. Rivayetler var örneğin Sultanahmet Camii yapıldığı zaman içerideki sayıyı tespit etmek için 82 bin tespih verilmiş. Kaç kişi katıldığını anlamak için... Hatta bizim müzelerimizde de tespih yoktur. Topkapı ya gidersiniz birkaç tespih teşhir edilir, III. Selim’in derler, biraz varsa kehribar tespih vardır. Kitap için fotoğraflarını çekmek istedik o zaman depodan çıkardılar bir miktar. Mesela ne bileyim mutlaka derim ki ben Eyüp Sultan mistik bir semt ya orada tespih müzesi olsaydı keşke...”

Tüm dinlerde çeşitli biçimlerini görmem mümkün tespihin, hatta hemen hemen bütün inanışların bir dua okuma aracı olarak kabul görüyor... Aslında dinsel tarafını bir kenara bırakırsak, tespih sıradan bir sayı sayma aracı, abaküsten bir farkı yok. Zamanla kullanış biçimi değişmiş, çok çeşitli boyutlarda kullanılmaya ve bir yandan da dini bir boyut kazanmaya başlamış ve zamanla bu zahmetli uğraşı maharetlerle süsleyen ustalar çıkmış ortaya...

Benim koleksiyon yapmaya başladığım zaman, yerli tespih yapımcıları ancak üç beş kişi kalmıştı. Kemane tezgâhta, çıkık kemane dediğimiz tezgâhta yapılıyor yani tek ayak tek el kullanılıyor. Galip usta yasıyordu o zaman, Yaşar usta vardı Edirnekapı’da, kitabımızda geçiyor bu isimleri. 70’lere gelindiği zaman baktım bazı usta isimleri duyuluyor ve onların aracılığıyla tespihler geliyor. Yusuf Usta, Abdullah Mustafa Öner kardeşler bunlar eski saatçi tornalarında, artık elektrikli makinelerinde tespih yapmaya başladılar ama malzemenin bulunmadığı bir dönemde de çalışmalarını sürdürdüler...

Daha sonra Anadolu’dan gelen başka ustalar çıktı. Tespih yapımı, işlemesi ustaları çok yoran bir iştir, işçiliği değil, işçiliği çok iyi biliyorlar da, onların ihtiva ettiği tozlar hep zehirli malzemedir, o zaman maske falan bilinmiyor ve çok değerli arkadaşlar kanserden vefat etti genç yaşlarında. Biz buna yoruyoruz erken ölmelerini. Bu da bir gerçek...”

Erken yaşta ölen bu ustalar, aslında çok önemli bir şey yaptıklarının farkına varmadılar için onlar babadan öğrendiklerini, ustalarından gördüklerini devam ettirdiler ve onlardan sonra gelenlere anlatmaya başladılar... Yaptıkları tespihler her yerde kullanıldı... “Çakmak gazı dolduranlar bile tespih satıyor. Demek ki tespihin insan ruhunda anlayışında bir meditasyon aracı olarak hissedilen tarafı da var. Daha eskiye gidersek tespihin dini amaçlayan bir sayı sayma aleti, bir abaküs yani. Kitapta var o tespihmatik var, hanımlar kullanıyor onu çokça, on bine kadar sayı yapıyor. Bir takım dualar var. Tespihin kökeni, Kuran’da ‘anmak’, ‘tespih etmek’ manasına gelen belirli yerlerde geçer. 56 bölümde tespih geçiyor Kuran’da. Bunları hepsini aldık bilgi olarak ama tespihin gerçek kökeni Uzak Doğu, Hindistan, Budizm yani, onların hepsinin sayısı farklı. Biz de 99 sayı, 33, 500’lük binlik zikir tespihleri dediğimiz tekkede kullanılan. Katoliklerde tespih var, İranlılar da önemlidir, Ortodokslar da kullanılır, Atina’da eski hapishaneyi tespih müzesi yapmışlar. Burada ağırlıklı olarak Osmanlıya ait tespihler var.”

Bahsi geçen tespihlerin hiçbiri fabrikasyon değil elbette, hepsi el emeği, göz nuruyla işlenmiş ve bir ustanın ellerinde şekillenene kadar birçok aşamadan geçmişler. Necip Sarıcı’nın koleksiyonu Türkiye’deki önemli tespih koleksiyonlarından biri ve içinde tespihlerin ne kadar eski ve nelerden yapıldığını merak ediyor insan...

“Mesela bizde cam sanatıyla yapılmış tespihler var, Beykoz tespihi var. Bir dönem Beykoz’da çok güzel menevişi tespih yapılmış, bir adet 33’lük var bende, başka bulamadım. Yine Beykoz’un imalatı çeşmibülbül tespihi var. Bu hiçbir koleksiyonda yok. Ben de üç adet tanesi var dağılmış. İçimde bir uhde var o tespihi mutlaka imal ettireceğim ama Venedik’te yapılıyor bu tespihler. Hıristiyan tespihi olarak oradan aldım. Onun dışında Osmanlı döneminde muhteşem kehribarlar var ve sıkmalar var. En iyi kehribar 10 bin dolardan satılıyor. Kehribarın en küçük malzemesi bizim ülkemizde çıkmıyor. Biz de fosil olarak çıkan lületaşı var. Lületaşı çok az tespihte kullanılıyor. Kehribar Rusya, Sibirya Avrupa’nın birçok ülkesinde var. Biz bu açıdan talihsiz bir ülkeyiz. Rusya dağıldığında oradan çok kehribar geldi Türkiye’ye... En sevdiğim malzemeler kehribar, kaplumbağa kabuğu, gergedan, mors balığı dişi... Osman döneminde çok hediyelik eşyada kullanılmış, ayrıca mamut var, en son mamut 12 bin yıl evvel görülmüş o da buzulların içinde iyi korunduğu için o dişler tonlarca geldi Türkiye’ye bir dönem.

1996 yılında açılan sergiyi bir tarafa bırakırsak, Necip Sarıcı’nın bir de Dua Taneleri başlığı altında bir belgeseli mevcut. Kitap ise Sarıcı’nın tespih tarihi hakkında yaptığı son çalışma diyebiliriz... Kitap çok beğenildi, çok övgüler geldi. Bu kitap içinde bir uhdedir ben bunu bastım, şu kitabı alıp Frankfurt’ ta üç tane koysaydılar, Türkiye çok itibar kazanırdı. Benim diye değil bu kamunun malı, ama ben harcadım yaptım çok özendim, o kutunun maliyeti kitap kadar. Bunu götürün koyun, dünya kitabı bu. İçeriğini görmese bile cildi hali güzel derler. Yabancılar da gördü, çok güzel yazılar yazdılar, böyle bir kitap var mıymış diye. Yazının sonunda belirtelim, Necip Sarıcı yarın İstanbul Kitap Fuarında olacak ve kitabını imzalayacak. Sadece almak için değil, tespih ve sinema üzerine sohbet etmek için bile Sarıcı’nın yanına uğramak gerekir diye düşünüyorum...FERHAT ULUDERE / Taraf cuma
İnternet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Taraf Gazetecilik Sanayi ve Ticaret A.Ş'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.

Haberin puanı

0/10

Habere puan ver