|
|
Geri dönüp düşünüldüğünde, askerî rejim çok iyi hazırlandığı hissini veriyor. Kenan Evren’in başkanlığında, Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Nejat Tümer ve Sedat Celâsun’dan oluşan Millî Güvenlik Konseyi, başından itibaren bütün iktidarı kayıtsız şartsız kendi elinde topladı
|
Yeryüzünün sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri arasında, 20. yüzyılın ilk başarılı bağımsızlık (bu somut durumda, bağımsızlığı koruma ve yeniden tanımlama) savaşını ve ardından, ilk devletçi ulusal kalkınmacılık örneğini veren Türkiye, 1946-50’de çok partili demokrasiye geçişte de başı çekti. Ne ki, bundan sonra 1960, 1971 ve 1980’de üç askerî müdaheleye uğramaktan kurtulamadı (şu sıralarda, dördüncüsünün kıyısından dönmüşe benziyor). Gerçi her seferinde, ordunun dolaysız yönetim aşaması, Üçüncü Dünya ölçülerine göre kısa sürdü; sonunda mutlaka çok partili hayata geçildi ve bu çıkış süreçleri de nisbeten hızlı gerçekleşti. Gene de söz konusu darbeler ülkenin siyasî hayatı ve kültüründe derin yaralar açtı. Hem kurumları zedeledi, bozdu, çarpıttı. Hem de toplumda, partilerde ve politikacılarda, sürekli silâhlı kuvvetleri kollamak ve gözetmek, bir sonraki darbenin kâh korkusu kâh pususu içinde yaşamak gibi sağlıksız alışkanlıklar yarattı. Bu darbelerin en ağırı, en acılısı, gerisinde en kötü mirası bırakanı, amansızlığı, köktenciliği, kural tanımaz cüreti, nereye kadar gideceğinin belli olmamasıyla, kuşkusuz 12 Eylül 1980 müdahelesi oldu. Geri dönüp düşünüldüğünde, askerî rejim çok iyi hazırlandığı hissini veriyor. Kenan Evren’in başkanlığında, (Kara Kuvvetleri Komutanı) Nurettin Ersin, (Hava Kuvvetleri Komutanı) Tahsin Şahinkaya, (Deniz Kuvvetleri Komutanı) Nejat Tümer ve (Jandarma Genel Komutanı) Sedat Celâsun’dan oluşan Millî Güvenlik Konseyi, başından itibaren bütün iktidarı kayıtsız şartsız kendi elinde topladı. En tepede bunlara, MGK Genel Sekreterliğine getirilen Orgeneral Haydar Saltık ile, darbeden az önce oramirallikten emekli olan Başbakan Bülent Ulusu da eklendi. Cunta Meclisi derhal feshetmekle, parti liderlerini bir süre (Hamzaköy ve İzmir Uzunada’da) mecburî ikamete tabî tutmakla ve basına resmî yasaklar getirmekle kalmadı. Yürütmenin yanı sıra yasa koyuculuğu da tekeline aldı. Sadece emir ve kararnamelerle değil, beş kişinin çıkardığı “kanun”larla yönetmeye başladı. Aynı zamanda, olası bütün muhalefet odaklarına karşı uzun vâdeli gözetleme politikalarını yürürlüğe koydu. Gizli bir puantaj sistemi benimsendi. Bir süre dokunulmadıkları için cesaretlenen yayın organları, “kötü puan” kotalarını doldurdukları anda kapatılmaya başladı. Daha büyük bir sürpriz, darbeden bir yıl sonra MGK’nın, siyasî faaliyet yasağının yetmediği sonucuna varıp, 16 Ekim 1981’de mevcut bütün siyasî partileri feshetmesi oldu. Bu tür beklenmedik yaptırımların son örneğinde, 1982 Anayasası’nın halk oylamasıyla kabulünden ve siyasî partilerin yeniden kurulmasına izin verilmesinden sonra dahi, aralarında Demirel, Deniz Baykal ve Hüsamettin Cindoruk’un da bulunduğu on altı politikacı, 31 Mayıs 1983 tarihli bir MGK kararıyla Çanakkale’deki Zincirbozan askerî üssüne gönderilip dört ay orada tutuldu. Bu sınırsız otoritarizm çerçevesinde askerî rejim, 1977-80 arasında göz yumduğu Sol (kısmen de Sağ) örgütleri şaşırtıcı bir hızla çökertmeye girişti. Baskı ve zulüm 12 Mart 1971 darbesiyle karşılaştırılamayacak boyutlara ulaştı. 2 milyona yakın insan fişlendi. 650,000 kişi gözaltına alındı; pek çoğu işkence gördü. Toplam 230,000 kişi yargılandı. 30 bin kişi “sakıncalı” olduğu için işten atıldı. 30 bin kişi başka ülkelere iltica etti. 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 23,677 derneğin faaliyeti durduruldu; 937 film yasaklandı. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. Gazetecilere 3315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 517 kişiye idam cezası verildi (50’si asıldı). İşkencede 171 kişi, cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi. Gerçi bu tablo bütünüyle korkunçtur. Gene de devlet terörü en fazla Kürt örgütleri üzerinde yoğunlaştı. Kürt varlığının inkârı absürd boyutlara ulaştı. Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı bir Beyaz Kitap‘ta bile, Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu, kar üzerinde yürümenin çıkardığı kart-kurt sesi nedeniyle onlara Kürt dendiği gibi zırvalara yer verildi. 12 Eylül’ün baş sorumlusu Kenan Evren dahi şimdi, “fazla yasakçı davranmakla hatâ ettikleri”ni itiraf ediyor. Hattâ Kürtlerin yoğun yaşadığı bazı illere özerklik dahi verilebileceğini düşünüyor. Çok gecikmiş bir özeleştiri. Zira olan oldu; 1980-85 arasının Diyarbakır Cezaevi cehenneminden hınçlı bir Kürt ayrılıkçılığı doğdu.
EĞİTİM VE DÜŞÜNCE HAYATINDAKİ YIKIM • Kenan Evren ve ekibi, Türkiye’nin bir daha böyle bir kutuplaşmaya, iç savaş haline sürüklenmemesinin çaresini, demokratik çoğulculuk ve hoşgörü değerlerinin yerleşmesinde değil, tam tersine, topluma düşünsel bir kışla disiplini empoze edilmesinde aradı. “Birlik ve beraberlik” yeknesaklık, homojenlik olarak yorumlandı. “Ülkesi ve milletiyle bölünmez”lik, düşünsel türdeşlikle garanti edilebilir — ve böyle bir tek çizgililik pratikte gerçekleştirilebilir, sanıldı. “Tek yol devrim”in yerini “tek yol Atatürkçülük” aldı. MGK üyesi, Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, bütün gençleri “Nutuk‘u ezberlemeye” çağırdı. Diğer düşünce akımlarının dümdüz edilmesinin doğurduğu manevî, kültürel boşlukta, her gün defalarca tekrarlanan bu resmî Atatürkçülük vaazı, bir yandan, Kemalist Devrimin gerçek kazanımları ve mirasının, tarihteki yerinin düzgün ve rasyonel bir şekilde değerlendirilmesini önledi.
Haberin devamını okumak için tıklayın.
|