ANKARA İSTANBUL ADANA
Ankara Istanbul Adana

Ekonomik devletçiliğin yeni krizi

Taraf - Istanbul - 07.10.2008
 
Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült Bu haberi yorumla Arkadaşına gönder Yazdır  

ATİLLA YAYLA* / Kriz vesilesiyle yapılan tartışmalar entelektüel hayatın devletçiliğin ağır hegemonyası altında olduğunu bir kere daha gösterdi. Bu hegemonya o kadar ağır, öylesine derin ve öylesine yaygın ki, kendilerinin bu devletçi kültürel hegemonyadan masun olduğunu zannedenler bile farkında olmadan onun kavramsal ve teorik çerçevesine teslim oluyor.

ABD’de çıkan ve çok geçmeden dünyanın diğer parçalarına da sirayet etmeye başlayan finansal piyasalar krizi entelektüel hayatı hareketlendirdi. Hem ülkemizde hem diğer ülkelerde şimdi bu krizin sebepleri, anlamı ve muhtemel sonuçları üzerrinde hararetli tartışmalar yapılıyor. Liberaller için çok şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sesi daha çok ve gür çıkanlar sağcı ve solcu devletçiler. Kimi muhafazakârlardan Amerikan liberallerine (yani sosyal demokratlar ve sosyalistlere), neo-faşistlerden neo-sosyalistlere geniş bir koro hep birlikte “yaşasın kapitalizm çöktü!” ,“piyasa ekonomisi battı!” naralarıyla sevinç çığlıkları atıyor. Ancak, kapitalizmin çöktüğünde hem fikir olanlar, onun yerini neyin alması gerektiği konusunda aynı uyumu gösteremiyor. “Çöken” sistemi muhafaza edip başta finans piyasalarında olmak üzere daha çok devlet kontrolü isteyenler de var, kapitalizmin yerinin acilen sosyalizm tarafından alınmasını talep edenler de.

Kriz vesilesiyle yapılan tartışmalar entelektüel hayatın devletçiliğin ağır hegemonyası altında olduğunu bir kere daha gösterdi. Bu hegemonya o kadar ağır, öylesine derin ve öylesine yaygın ki, kendilerinin bu devletçi kültürel hegemonyadan masun olduğunu zannedenler bile farkında olmadan onun kavramsal ve teorik çerçevesine teslim oluyor. Tabii, söylemeye bile gerek yok,  bu hegemonya daha ziyade sosyalist renkli.

Hem eleştirenleri hem de utangaç savunucuları kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunda hemfikir. Tabiatıyla, bu, Marksist bir bakış. Üretim ilişlerinin dünyayı belirlediğine inanan bir düşünürün yanlışlığı hem teorik olarak ispatlanmış hem de hayat tarafından tescil edilmiş ama buna rağmen popülerleşerek harcı alem olmuş bir görüş. Oysa, kapitalizmi kendisine sosyalistler tarafından verilen bu sevimsiz adına rağmen savunan yazarlar kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunu düşünmezler. Başka izah tarzları geliştirirler. Öyle ya, kapitalizm gerçekten bir üretim biçimi olsaydı bazı kapitalist ülkelerdeki Taylorizm, Fordizm gibi adlarla anılan üretim biçimlerinin en sıkı taklitçisi olan sosyalist ülkelere ne ad vermek gerekirdi?

Kapitalizm bir iktisadi örgütlenme tarzıdır. Özünde özel mülkiyet ve serbest mübadele yatar. Kapitalizm, bireylerin ve gönüllü birey birliklerinin (firmaların) sahip oldukları ekonomik faktörleri kendi ilgi, bilgi ve amaç çerçeveleri içinde serbestçe üretim, ticaret gibi iktisadi faaliyet alanlarına sokabildikleri sistemin adıdır. Bu sistemde devletin oynayacağı rol liberal gelenekte çok tartışmalıdır. Devleti iç güvenlik, savunma ve adaletle sınırlayıp bazı bayındırlık ve kayıt işlemleri dışında ekonomik hayata asgari ölçüde müdahale etmesi şartını koşan liberaller ve klasik liberaller olduğu gibi minimal (veya gece bekçisi) devlet isteyen liberteryenler ve devlet fikrini tamamen reddeden anarko kapitalistler de önemli ve etkili eserlere imza atmaktadır.

Kapitalizmi kapitalizm adıyla savunan çok az yazar vardır. Zira, bu isim hem yanıltıcıdır hem de sosyalistlerce uydurulmuştur. Daha çok serbest piyasa ekonomisi kavramı tercih edilir. Birçok piyasacı yazar dünya tarihinin pek sınırlı bir kısmında ve çok az yerde siyasi otoritenin müdahalelerinden tamamen masum bir piyasa ekonomisi yaşandığına kanidir. Bu yazarlar dünyada cari ekonomik sistemlerin aslında melez, yani piyasa ekonomisi ve kumanda ekonomisi karışımı bir şey olduğuna inanır. Bunun ana sebebi piyasanın da devletin de tamamen yok edilemeyecek olmasıdır. Özel mülkiyeti yok etme idealine dayanan sosyalist sistemler özel mülkiyeti ve piyasayı tam olarak ortadan kaldıramadığı ve kaldıramayacağı gibi en piyasacı modeller de devletin iktisadi hayata müdahalesini sıfırlayamamıştır. Dolayısıyla, pür piyasa ekonomisi ve pür komuta ekonomisi modelleri birer ütopyadır. Ama birincisi iyi ikincisi kötü ütopyadır. Birincisine yaklaştıkça zenginlik artar, refah geniş halk kitlelerine yayılır ve özgürlük daha iyi korunur; ikincisine yaklaştıkça fakirlik artar, yaygınlaşır, toplum kastlara ayrılır ve tahakküm koyulaşır.

Piyasa hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. O adeta dağlar, nehirler gibi, her insanın bir ailede doğması ve sosyalleşmesi gibi doğal bir olgudur. Devlet de yaygın devletçi kültür yüzünden ortadan kaldırılamayacak gibi görünmektedir. Birçok liberal yazara göre, akıl ve mantık dışı, vahşi sosyalist modeller çökmüş olmakla beraber, sosyalizm bütünüyle ölmüş değildir. O özellikle ekonomik alanda devletçiliğin değişik şekillerinde kendini göstermektedir. Kapitalizmin kalesi olduğu söylenen ülkelerde bile bir sosyalist yan vardır. Bu yan devlette somutlaşır. Devletin piyasaya her müdahalesi bir çeşit sosyalizm yolunda atılan bir adım olarak tezahür eder. Zira, bu müdahalelerle devlet piyasadaki binlerce aktörün serbest davranışları sonucu oraya çıkan şeyleri şu veya bu sebeple değiştirmeye çalışır. Kısaca, her devlet müdahalesi aynı zamanda sosyalist bir müdahaledir. Faşistlerle sosyalistler arasında bu bakımdan önemli bir fark yoktur. Zaten faşist ülkelerin çoğu milli sosyalist ekonomik programlar izlemişlerdir.

AMERİKA’DA NE OLDU?

Amerikan finans piyasalarındaki kriz de aslında Amerikan ekonomisinin devletçi yani sosyalist kanadının yarattığı bir krizdir. Başka ülkelerde olduğu gibi bu ülkede de finans piyasaları, iddia edildiğinin aksine, serbest piyasa diyebileceğimiz bir model teşkil etmemekte, devlet tarafından kontrol ve manipüle edilmektedir. Parasal ve mali araçları devlet elinde tuttuğu sürece bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bütün finansal kuruluşlar en fazlasından Amerikan devletinin taşeronu durumundadır. Birçok devlet gibi Amerikan devleti de ideolojik sebeplerle veya demokrasinin aynı zamanda oy satın alma mekanizması hüviyetinde işleyişinin bir sonucu olarak finans piyasalarına müdahale etmektedir. Doğal olarak, sözüm ona iyi niyetle yapılan bu müdahaleler, finans sektöründe piyasayı çarpıtmakta ve kaçınılmaz bir krizin temellerini yavaş yavaş hazırlamaktadır.

KRİZ NASIL OLDU?

Amerikan devletinin finansal piyasaya daimi müdahale araçlarından bahsetmeden önce yaşanan krizin altında yatan olayları hatırlayalım. Bu krizin temelleri ipotekli ev kredisi alanında ödeme gücü normal şartlar altında aldıkları krediyi ödemeye yetmeyecek kişilere kredi verilmesiyle atılmıştır. Amerikan siyasetçileri, yıllarca, finans kuruluşlarını bu kimselere kredi vermeye zorlamıştır. Bu riskli krediler Fannie May ve Freddy Mac adlı devlet tarafından sponsor elden iki kuruluş tarafından garantiye alınmıştır. Fannie May 1929 buhranının ertesinde Roosevelt tarafından kurulmuştur. Freddy Mac ise Kongre tarafından 1970’te yaratılmıştır. Özel yatırımcılar devlet garantisi altında olan bu DSK’ların (Devlet sponsorluğundaki kuruluşlar) tahvillerini Federal Devletin garantisi altında düşüncesiyle koşarak almıştır. 1997’de, Clinton tarafından, Community Reinvestment Act denilen bir kanun çıkarılarak ipotekli ev kredisi veren kuruluşlar kredi müracaatında bulunanlar arasında “ayrımcılık” yapmamaya zorlanmıştır. Bunun pratikteki anlamı ödeme gücü yetersiz de olsa neredeyse her müracaat edenin kredi alabilmesi olmuştur. Tabiatıyla, riskli kredilere daha yüksek faiz bindirilmiştir. Ödeme kabiliyeti zayıf insanlara dağıtılan bu krediler bir süre sonra geri dönmemeye başlayınca kriz ortaya çıkmıştır. Bütün finans kuruluşları bir zincirin halkası oldukları için de birinde başlayan sıkıntı adım adım diğerlerine sirayet etmektedir.

Aslında Amerikan devleti finans piyasalarına kimi yollarla daimi olarak müdahale etmektedir. Her ülkede olduğu gibi ABD’de de devlet para çıkarma tekeline sahiptir. Altın standardı ortadan kaldırıldığı için para çıkarmada devleti sınırlayan bir güç yoktur. Amerikan Federal Merkez Bankası yıllardır piyasaya para pompalamaktadır. Bunun sonucu yüksek enflasyon düşük faiz olmaktadır. Bu politikalar Amerikalılarda gelirinden fazla harcama adı verilen bir hastalık yaratmıştır. Anlık nakiti olmayanlar kredilere ve kredi kartlarına yüklenerek harcamaya devam etmektedir. Keynezyen mantıkla devletin görevinin tasarrufu değil harcamayı teşvik etmek olduğuna inanan sakat yaklaşım devamlı olarak Amerikan vatandaşını sahip olmadığı parayı harcaması için cesaretlendirmektedir. Bu yüzden, tasarruf oranı eksiye dönen bir toplum ortaya çıkmıştır.

Görüldüğü gibi Amerikan krizinin ardında finans piyasalarının “başıboş”luğu veya hükümetin müdahale etmemesi değil hükümetin aşırı müdahalesi ve yanlış regülasyonlama yapması yatmaktadır. Sağlam ekonomi bilgisi yaygın olmadığı ve acı reçeteler, hem sade insanların hem de politikacıların işine gelmediği için şimdi yangının üstüne körükle girmek anlamına gelen kallavi devlet müdahalesi çağrıları peş peşe gelmektedir. Boyutları ne olursa olsun devlet müdahalesi krizi çözmeyecek, krizden etkilenenleri değiştirecek ve krizi, en fazla, üstelik ağırlaştırarak, erteleyecektir. Devlet müdahalesi irrasyonel krediler alan kişilere, onlardan tatlı faizler elde eden şirketlere, bu şirketlerin ensesi kalın sahiplerine yarayacaktır. Sözüm ona kurtarma planıyla her vergi mükellefi ekstra bir yükün altına girecek ve bu yükü başkalarına yansıtma imkânı olmayanların refah seviyesi düşecektir.

KURALLARI VE DENETİMİ KİM YAPAR

Hayatın her alanına olduğu gibi ekonomiye ve haliyle finansa da devlet müdahalesinin olabildiğince az olması gereklidir. Az devlet müdahalesi kuralsızlık anlamına gelmez. Piyasalarda uyulan kuralları yaratanlar da devletler değildir. Aksine, kuralları işlemez hale getirenler ve çarpıtanlar çoğu zaman devletlerdir. Finans piyasaları da elbette kurallara ve denetim mekanizmalarına dayanacaktır. Başka türlü var olamazlar. Bu kuralları sektörün kendisi hayatın akışı içinde bizzat yaratır. Kurallar zamanla pekişir ve kurallara uymayanlar piyasadan kendiliğinden tasfiye edilir. Devlet, olsa olsa, bu kuralları, farkına vardığı zaman, pozitif hukuk mevzuatının parçası haline getirebilir. Devletçi kültürün tahakkümü altında ezilen bir ülkede söylediklerimin anlaşılmasının ve kabul edilmesinin çok zor olduğunun farkındayım. Ama, vakti ve enerjisi olanlar mesela ticaret kurallarının, sigorta sektöründeki kuralların nasıl doğduğunu, yerleştiğini ve korunduğunu incelerlerse, söylediklerimin tarihi gerçekler olduğunu göreceklerdir.

PİYASA HAKKINDA HURAFELER

Sol ve sağ devletçiler piyasa ekonomisi eleştirilerinde “piyasa köktenciliği”nden, “evanjelik piyasacılık”tan, “piyasa putu”ndan, “piyasaya tapınmak”tan filan sözediyorlar. Bu lafların boylarından büyük olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim. Bu tür anlamsız ve yakışıksız sözleri kullanalar ya piyasanın ne demek olduğundan habersizdirler ya da piyasaya karşı önyargılıdırlar. Bu kültür ortamında birçok entelektüelin bu çizgide olması ve mesela eskiden beri piyasa ekonomisine karşı olan sosyalistlerin bu sözleri çok sevip ikide bir kullanması anlaşılabilir bir şeydir. Ama hem liberalim veya piyasa ekonomisine inanıyorum deyip, hem de sosyalistlerle aynı telden çalanların durumu biraz tuhaf kaçmaktadır.

Piyasa diye bir özne yoktur. Piyasa her bireydir. Her üretici, her satıcı, her alıcıdır. Zevk ve tercihleri olan her kişidir. Piyasada iş yapan her şirkettir. Piyasa ne öznedir ne de sabit, donmuş bir durumdur. O bir akıştır, bir oluştur, girift, amorf bir ilişkiler ağıdır. Somut bir özne olmadığı için de ona tanrı gibi tapmak da söz konusu olamaz. Tapmak için öznenin somut olması ve piyasadaki sonuçların sorumlularının yanılmaz biçimde teşhis edilebilmesi gerekir. Devlet tam da bu durumdadır. Bu yüzden, iddia edilenin aksine, devlet tapıcılığı çok yaygındır. Devlet denilen şey insan gücüyle (yani politikacı ve bürokratlarla), binalarıyla, mevzuatıyla ve kim için ne sonuç verdiği gözlenebilen icraatlarıyla belli ve ortada olan bir şeydir. Piyasa tapıcılığından söz edenler bilerek veya bilmeyerek devlet “tapıcılığı” yapıyor olmasın?

DEVLETÇİLERE EV ÖDEVLERİ

Moda tabirle, velev ki piyasa yanlış yaptı veya çöktü. O zaman piyasanın hata yaptığına inanan gevşek devletçilere ve çöktüğüne inanan sıkı devletçi neo sosyalistlere sorulması gereken sorular var.

Sağcı ve solcu ılımlı devletçilere sorular şunlar: Piyasanın yanlış yaptığını nereden biliyorsunuz? Mesela, bir şirketin batması piyasanın yanlış yapması mıdır? O zaman şirketler hiç batmamalı, müteşebbisler hiç başarısız olmamalı mıdır? Piyasanın yanlış yapması demek piyasadaki aktörlerin yanlış yapması demektir. Diyelim ki, bu aktörler yanlışlar yapıyor. Devletin yanlış yapmayacağını nereden biliyorsunuz? Bunun bir garantisi var mıdır? Neden piyasada iş yapan insanların bilgilerine, onları belli şekillerde davranmaya iten müşevviklere ve piyasa aktörlerinin sağduyularına güvenmeyip memurların ve politikacılarınkine güveneceğiz? Memurlar bu kadar iş bilir iseler neden kendileri piyasada çalışıp rekor üstüne rekor kırmıyor, büyük başarılara imza atmıyor, muazzam servetler yapmıyorlar? Piyasada hata yapan şirketler ve kişiler batıyor, her şeyini kaybediyor, yani ağır bir bedel ödüyor. Devlet görevlileri, politikacılar, bürokratlar hata yaptıklarında ve insanların hayatlarını mahvettiklerinde onlara hangi müeyyideleri nasıl uygulayacağız?

Neo sosyalistlerin işi daha zor. Onlara da şunları sormak isterim. Anladım, size göre piyasa ekonomisi “tu kaka”. Peki, sizin alternatifiniz ne? Bana göre çoğu saçma olsa da insanların hoşuna giden, etkileyici, bazen göz yaşartıcı kapitalizm eleştirileriniz için size müteşekkiriz, ama neden aynı hassasiyeti sosyalist ülkelerde yaşanmış ve yaşanmakta olan ekonomik felaketler ve dramlar konusunda göstermiyorsunuz? “İyi” kapitalizm eleştirisi yapmanız sizin bir modeliniz olduğunu veya varsa modelinizin daha iyi olduğunu mu gösterir? Niye, nasıl? Sizin modelinizde özel mülkiyet ve özel girişim hakkı olacak mıdır? Özel işletmecilik kaldırılırsa ortaya çıkacak müşevvik eksikliği sorunu nasıl çözülecektir? Ekonomideki temel karaları kim ve nasıl alacaktır? Fiyat mekanizması yok edilince iktisadi hesaplama nasıl yapılacaktır? Her şey ona bağlı ve onun elinde olunca korkunç bir güç haline gelecek olan devlete karşı bireyler nasıl korunacaktır? Bireysel özgürlükler nasıl muhafaza edilecektir? Sosyalist ülkelerde korkunç bir ekonomik sefaletin, maddi eşitsizliğin doğmasının yanında bireysel özgürlüklerin de bütünüyle kaybedilmesi bir tesadüf müdür?

Kimsenin göz bağlamasına aldanmayalım. Yaşanan kriz saf piyasa ekonomisinin değil, devlet güdümlü kapitalizmin, bir başka deyişle devletçi ekonomik modelin, yani Amerikan ekonomisinin sosyalist kanadının krizidir. Yapılması gereken, krizi, devleti azdırmanın ve obezleştirmenin gerekçesi ve aracı haline getirmek yerine, devletin ekonomik hayattaki yerini daraltmak için kullanmaktır. Günün sonunda bunu yapanlar kârda diğerleri zararda olacaktır.

* Liberal Düşünce Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı / atillayayla@yahoo.com






 
  • Anasayfa
  • Tüm Haberler
  • YAZARLAR
  • Reklam
  • Künye
  • Okur Görüşleri
  • İletişim
  • Sık kullanılanlara ekle
  • Giriş sayfam yap
  • Taraf Gazetesi Haberleri
  • Taraf Gazetesi Yazarları
 

Telif Hakkı © 2008 Taraf Gazetesi - Tüm hakları saklıdır. Tasarım ve programlama Sawis Digital Solutions