|
|
|
|
|
|
AKP ve Türkiye’de tarihin sonu mu geliyor
- Taraf
- 25.01.2012
|
|
|
DOĞAN GÜRPINAR-İLKAN DALKUÇ * / Hegel’in Napoleon’un 1806’daki Jena zaferinin ardından Napoleon ile büyülenmiş halde yeni kurulacak modern devlet sistemiyle artık savaşların, sonu gelmez mücadelelerin son bulacağı ve dolayısıyla tarihin sona ereceğini muştulaması, Francis Fukuyama’nın Hegel’in bu tezini önce 1989’da muhafazakâr National Interest dergisinde soru işaretiyle biten Tarihin Sonu mu?
|
Hegel’in Napoleon’un 1806’daki Jena zaferinin ardından Napoleon ile büyülenmiş halde yeni kurulacak modern devlet sistemiyle artık savaşların, sonu gelmez mücadelelerin son bulacağı ve dolayısıyla tarihin sona ereceğini muştulaması, Francis Fukuyama’nın Hegel’in bu tezini önce 1989’da muhafazakâr National Interest dergisinde soru işaretiyle biten Tarihin Sonu mu? makalesinde, ardından bu sefer soru işaretini kaldırarak 1992’de yayınladığı Son İnsan ve Tarihin Sonu kitabında yeniden gündeme taşınacaktır. Aslında başta Marx’ın tarihin sona ereceği komünizm ütopyasında (ve aynı şekilde Comte’un, Saint-Simon’nun ütopyalarında) görüleceği üzere bu ütopya sürekli tekrar edilen ve müjdelenen bir izlek olarak hep süregelmiştir. Fukuyama’nın tek yaptığı ise bu izleği popüler entelektüel kamuoyunun ve entelektüel popüler kültürün bir oyuncağı haline getirmekten ibaretti. Bir muhafazakâr liberal olan Fukuyama’nın tarihin sonuna gelindiği ve liberal kapitalist demokratik sistemin artık alternatifsiz kaldığını ilan etmesi gerek sosyalistler, gerek de liberal kapitalizmin diğer muarızları tarafından sert bir şekilde eleştirildi ve “ideolojik” olmakla itham edildi. Bu kavram adeta Samuel Huntington’ın Medeniyetler Çatışması makale ve kitabıyla beraber “başlangıç düzeyinde” “modern dünyanın felsefi analizi” olarak yarı-eğitimli kanaat önderlerince oburca entelektüel fastfood olarak tüketildi ve genelde Fukuyama fast-food oburları tarafından bir liberal kapitalizm apolojisti ve vasat bir siyaset düşünürü olarak damgalandı ve küçümsendi. Ancak büyük siyasal anlatıların çöküşünün ardından entelektüel tartışmaların bizzat kendilerinin entelektüel tartışmalarının nesnesi haline geldiği 1990’larda tartışılanların büyük ölçüde bir gerçeklikten çok bir algı ve fikri rekabetlerin “manivelası” olduğu söylenmelidir. Tarihin sonunun savunucuları ve muarızları bir global gerçekliği değil tıpkı üzerlerine düşünülen “işçi sınıfı”, “üçüncü dünya”, “kimlik” gibi bir soyutlamayı ve bu soyutlama üzerinden rekabet eden algı kalıplarını tartışmakta, yarıştırmaktadırlar.
Bu makalede insani ve siyasal bu vehmin Türkiye’deki bir tezahürü tartışılmaya çalışılacak. Bu da özellikle 2010 referandumu ve AKP’nin ezici bir zaferiyle sona eren 2011 seçimlerinin ardından gerek AKP’nin ve temsil ettiği kültürel havza ve AKP-ilintili kanaat önderlerinin, gerek de bu gidişattan kaygı duyan ve çaresizlik ve yılgınlık hisseden kültürel havzanın ve kanaat önderlerinin hissettiği ve bu makalede yanıltıcılığına ve bu yanılgının içerdiği tehlikelere işaret edilen “Türkiye’de tarihin sonu” algısıdır. Türkiye’de 2008- 2009 öncesi ordunun siyasal sistemdeki ve siyaset yapımındaki ağırlığından dolayı kamufle kalan, daha doğrusu hissedilmeyen bu durum, paradoksal olarak tam da ordunun siyasetten tasfiyesinin ardından (yani tamamen siyasalın hâkim olmasıyla eşzamanlı olarak) bir cenahta soğuk ve kanırtıcı bir gerçekliğe dönüştü. Ordunun ağırlık ve etkinliğinin Ergenekon süreciyle beraber zayıfladığı bir dönemde dahi İlker Başbuğ’un ordunun buna göre örgütlenmiş kurumları sayesinde gündem yaratan ve gündem şekillendiren basın toplantıları ve kamuoyu yaratma kapasitesi sayesinde en azından hissedilen bir “denge” varken, 2010/2011 ile beraber bu durum büyük ölçüde sona erdi ve bir tarafta korkutucu bir çöküntü ve umutsuzluk ve yılgınlık hissine, öbür tarafta ise güçlü bir coşkuya ve özgüvene vesile oldu. Öyle ki devletle kurulan ilişki ters yüz olurken, seküler kültürel/sınıfsal blok devletle sıkı sıkıya kurduğu bağı ve ona aidiyet hissini kaybetmekte, kendini AKP’nin domine ettiği bir ortamda “siyasal toplum”un dışında görmeye başlamakta ve bunu “geçici” değil “kalıcı” varsaymaktadır. Daha tehlikeli olarak ise, aynı hissiyat ve algı bu kültürel/sınıfsal bloku Türklüğe ve dolayısıyla meşru siyasal topluma ait görmeyen karşı cenah tarafından da paylaşılmaktadır.
Bu nevzuhur ve öncesiz durum, bir tarafta kesif bir pesimizmden, öbür tarafta ise kendi haklılığına duyulan sarsılmaz inançtan dolayı, bazıların “cumhuriyetin sonu” olarak tanımladığı bir “tarihin sonu” algısına neden oldu.
Haberin devamını okumak için tıklayın.
|
|
Diğer haberler:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|