|
|
ÖTEKİ Tarih 1 adlı kitabı kısa süre önce yayımlanan Taraf yazarı Ayşe Hür: Türklerin tarihle ilgilenmeleri genel olarak iyi, ama çoğu resmî tarih tezlerini sağlamlaştırmak için tarihle ilgileniyor
|
78 kuşağından olması dolayısıyla hayatı sekteye uğrayanlardan biri Ayşe Hür... Verilen aralardan sonra başlayan akademik hayatını başarıyla sürdürüyor Boğaziçi Üniversitesi’nde. Kendini bir tarihçi değil bir gazeteci olarak tanımlamayı yeğleyen Ayşe Hür Öteki Tarih I kitabı üzerinden Osmanlı’yı ve Türkiye’yi anlattı.
Öncelikle Türkiye’de tarihçi olmakla başlayalım. Nasıl bir duygu böyle bir ülkede tarihçi olmak?
Tarihçi olmak nasıl bir duygu bilemiyorum, çünkü ben kendimi tarihçi olarak nitelemiyorum. Soranlara “tarihle ilgili konularda derleme yazılar yazan bir gazeteciyim” diyorum. Tarihle ilgili yazılar yazan bir gazeteci olmak nasıl bir duygu derseniz “çok zor” derim. Hele de Taraf gibi, çeşitli nedenlerle bir kısım insanın nefret nesnesi olan bir gazetede yazıyorsanız... Ardından başka zorluklar geliyor: Bir kere tarih katı kurallara bağlı objektif bir bilim dalı değil. Elbette tarihsel gerçekliğe çok yaklaşmak mümkün ama bunun için çok okumak, çok araştırmak, çok düşünmek lazım. Devletin ürettiği belgeler, mağdurların anlattıkları, türküler, fotoğraflar, arkeolojik bulgular ve daha nice kaynağı karşılaştırmalı olarak değerlendirmek gerekir. Sonuç olarak ne haftada bir yazı çıkarması gereken birinin bu kadar derin araştırmalar yapması mümkün ne de bir sayfalık bir gazete yazısında, üzerinde bazen 100 yıldır, bazen bin yıldır uzlaşma sağlanamamış bir konuda, okur kitlesinin genelini ikna etmek mümkün. Hele de benim gibi ne akademik kriterlere ne de popüler kriterlere uygun olan yazılar yazıyorsanız. Çünkü bir kere tarih öyle bir alan ki, birkaç kitap veya makale okumak bile insanı o konuda fikir sahibi yapabiliyor. Uğur Mumcu’nun çok yerinde tespitiyle Türkiye bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanların ülkesi.
İkincisi, yeterince bilgi sahibi olmadığının bilincinde olan insanlar da haklı olarak her iddianızı ispat etmenizi istiyorlar. Her cümlenizin kaynağını soruyorlar. Burada kaynak nedir, hangi kaynaklar güvenilirdir, kaynaklar nasıl kullanılır gibi akademik konulara girmeyeceğim ve kestirmeden söyleyeceğim: Her bilginin, her alıntının kaynağını vermeye ne sayfanın boyutu ne de yazı işleri izin veriyor. Yorum cümleleri de benim okumalarımla vardığım sentezlerden oluşuyor. Zaten amacım kimseyi ikna etmek değil. Ben sadece, okurların bugüne dek devlet ve devlet destekli aktörler, organlar tarafından ‘doğru’, ‘gerçek’ diye belletilenlere karşı bir şüphe uyandırmak için yazıyorum. Eğer böyle bir şüphe uyanırsa, okurun kaynakçadaki kitaplarla başlayarak, ardından onların kaynakçalarıyla devam ederek ve yepyeni kaynakları keşfederek kendi okumasını yapmasını umuyorum. Bu süreç içinde bende esas endişe yaratan, istemeden de olsa okuyucularımı yanıltma ihtimali. Çünkü bana göre olguların nasıl bir sırada ve nasıl bir bağlamda ele alınacağına karar veren tarihçinin bizzat kendisidir. Nitekim bugün bütün kesimler aynı tarihsel olayları bambaşka bir şekilde anlatıyorlar. Sürekli “Acaba ben tarihe bakarken ne kadar objektif olabiliyorum” diye sorarım kendime. Acaba, okuyucuma, sadece geçmişten değil aynı zamanda bugünden söz ettiğimi aktarmayı başarabiliyor muyum?
Tarihçi neden sadece geçmiş değil de bugün hakkında konuşur?
Bugün ilk bakışta tarihe ilişkin görünen birçok tartışma aslında bugünkü ahlakî duruşumuza, bugünkü insan hakları algılayışımıza, bugünkü uygarlık düzeyimize ilişkin bir tartışma. Tarih burada gerçek bir turnusol kâğıdı işlevi görür. Ne demek istediğimi bir örnekle anlatayım: 1915-1917 arasında neredeyse 18-19 ay süren ve gerekçesi ne olursa olsun en az 300 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan Ermeni Tehciri konusunda konuşurken, olayı ‘Osmanlı Devleti haklı mıydı, haksız mıydı?’ sorusu çerçevesinde tartışmayı kabul eden bir kişi aslında şunu demek istiyordur: “Bir devlet kendisini tehdit altında hissettiği an, kendisini tehdit eden unsurlarla mücadele etmek yerine, o unsurların dâhil olduğu tüm grubu bir gecede yalınayak yurdundan sürme hakkına sahiptir. Bunun sonunda istenmeyen(!) ölümler olursa bu olay haksızlık sayılmaz! Madem haksızlık değildir o zaman gerekirse yine yapılır!” Bu yorumu yapan bir insanın maazallah Doğu veya Güneydoğu Anadolu’da yaşayan Kürt grupları ile bir savaş çıksa hiç tereddüt etmeden İstanbul’daki, İzmir’deki, Edirne’deki, Trabzon’daki veya Muğla’daki Kürt asıllı vatandaşlarımızı çoluk çocuk, yalın ayak Irak’a veya Suriye’ye süreceklerinden korkabiliriz. Sonuçta bu vatandaşlarımız şu veya bu nedenle ölürse, “bunda bir kasıt yoktu” diyeceklerdir. İşte bu zihniyet tüyler ürperticidir. Benim en büyük amacım, insanların tarihle bugün arasındaki bu bağı kurmalarına yardımcı olmak.
Haberin devamını okumak için tıklayın.