|
|
Piyasa filmleri sinemayı devasa bir çöle dönüştürürken, sinema yazarları yeni vahalar aramaya neden bu kadar gönülsüz? İşin şaşırtıcı yanı ise izleyici kitlesinin bu konuda medyanın bir hayli önünde seyrediyor olması
|
Susan Sontag, yıllar önce yazdığı ünlü yazısında sinemanın ölümünü ilan ederken, “Ölen belki de sinema değil, yalnızca sinema aşkıdır” diye temkinli bir dil kullanmıştı: “Sinema aşkı ölmüşse, filmler de ölmüş demektir... Hâlâ çok sayıda film yapılıyor olması, aralarında çok iyilerinin de çıkması bu gerçeği değiştirmez. Sinemayı diriltmek, ancak yeni bir sinema aşkıyla mümkün olabilir.”
Bugün, yedinci sanatı yaşadığımız şehrin sinema salonlarına (multiplex’lere) uğrayan filmlerden ibaret sanan bir kuşak var ne yazık ki. Medyada sinema üzerine çıkan yazılara bakınca, bu alanda kalem oynatanların da kendilerini aynı gündeme hapsetmiş olduklarını, en azından bu çemberi genişletmeye pek gönüllü olmadıklarını görüyoruz. Batman serisinin bilmem kaçıncı filmine istisnasız her gazetede sayfalar boyu yer ayrılması, sırf medyanın popülarite merakı ile açıklanabilir mi? En azından bir gazetenin sinema köşesini okuyan, yani film izlemekle yetinmeyip hakkında bir şeyler okuma ihtiyacı duyan kitle ile, bu tür filmlere ilk haftasında akın ederek onu “gişede bir numara” yapan kitle aynı olmasa gerek. O halde kimin için yazılıyor onca tanıtım yazısı?
Ufku piyasa filmleri (ve en fazla yerli malı filmler) ile sınırlı bir “sinema aşkı”, olsa olsa sanal bir aşk olabilir. Audiovizüel kültürün farklı kulvarlarında olup bitenlere dair belli bir merak yoksunluğu (ya da zihinsel konformizm, adına ne derseniz deyin) gazete/dergilerin sinema sayfalarını devasa bir çöle dönüştürüyor. Böyle bir iklimde, sözgelimi müzik videoları üzerine kalem oynatan, bu konuya eleştirel ilgiyle yaklaşan tek bir sinema yazarı bulunmaz. Deneysel sinemaya özel bir merak duyana da rastlayamazsınız. “Belgesel” gibi, artık görece daha “popüler” olan alanlarda durum daha da çarpıcı: Çünkü sinema üzerine yazıp çizenlerin belgeselle ilişkisi, o yazılanların muhatabı olan izleyicinin (“sokaktaki” insanın) çok gerisinde. Sanılanın aksine, dünyada da Türkiye’de de, nitelikli belgesellere büyük ilgi var ve bu ilgi Michael Moore veya Al Gore filmleriyle sınırlı değil.
SİNEMADA YENİ UFUKLAR • Sinema, tarihi boyunca dünyamızın en hareketli yüzyılına tanıklık etti. Kendisi ise pek az değişti. Filmler, hâlâ yüzyıl başında tespit edilen kurgu prensiplerine ve estetik temellere dayanarak yapılıyor. Dijital çağın yeni olanakları kurmaca sinemasına -gözalıcı efektler, 3D’ler, 4D’ler dışında- dil ve gramer açısından fazla bir şey katmadı. Denebilir ki, filmlerin konuları da çok fazla değişmedi. Buna karşılık, meselâ belgesel, animasyon ve kısa filmde son 10 yılda köprünün altından çok sular aktı; bu filmlerdeki yaratıcı potansiyel hem estetik hem de içerik anlamında giderek genişledi, genişliyor. Dijital devrim animasyonculara yeni ufuklar açtı. Kameralar küçüldükçe ve ucuzlayıp elden ele dolaştıkça, belgeselciler de hayatın gizli dehlizlerine daha kolay sirayet etmeye başladı. Hep söylenegeldiği gibi, dijital kurgu olanaklarıyla birlikte bu gelişmeler sinema yapma işini imtiyazlı bir zümrenin elinden alıp onun demokratikleşmesini sağladı. Bu arada melez türler bile ortaya çıktı; “animasyon belgesel” gibi. (Bkz. Bu sene Cannes’da yarışan, Sabra ve Şatila katliamlarını konu alan Beşir’le Vals / Waltz with Bashir adlı film.)
Sinemanın belli kulvarlarında böylesine büyüleyici gelişmeler olurken, onlara dönüp bakmamak için merak duygusunu büsbütün yitirmiş olmak gerekiyor. Bugün bir “sinefil” için belgesele uzak durmak, müzik üzerine ahkâm kesip de caz hakkında en ufak bir fikri olmamak gibi bir şey. Eh, pop müzikle de müzikseverlik bir yere kadar mümkün!
Bu iç dökme denemesini, vizyon bir yana, festivallerin bile gündemine kolay giremeyen bir sinemacının sözleriyle bağlamak isterim. Geçen yıl İstanbul Film Festivali’nde Gençler Yürüyor / Colossal Youth adlı yarı-belgesel filmini izlediğimiz Portekizli yönetmen Pedro Costa, 2004’te Tokyo’da verdiği bir konferansta şöyle diyordu:
“Bana göre, sinemanın temel işlevi, bazı şeylerin yolunda gitmediğini hissetmemizi sağlamaktır. Bu anlamda, belgesel ile kurmaca arasında bir fark yoktur. Sinema, daha ilk günlerinde, bir şeylerin doğru olmadığını göstermek için ortaya çıktı. (...) Dünyada gazetelerde basılan ilk fotoğraf, Paris Komünü’nün cesetlerini gösteren bir fotoğraftı; Komüncülerin cansız bedenlerini yansıtıyordu. Yani şunu görmeye başlıyoruz: Halka açık gösterilen ilk filmde hapisten çıkan insanları izliyorduk; gazetede yayımlanan ilk fotoğraf ise dünyayı değiştirmeye çalışan insanların ölüsünü gösteriyordu. Buradan yola çıkarak sinemayı konuşacak olursak -veya fotoğraf, belgesel ya da kurmacayı-, son derece gerçekçi bir temelden söz ediyoruz. İlk filmin ve ilk fotoğrafın dehşet verici şeyleri gösterdiğine dair, bir tür tarihsel temel. Bunlar aşk öyküleri değildi, bunalım anlarını anlatıyordu. Birileri eline makineyi alıp bir şeyleri yansıtmak, düşünmek ya da sorgulamak istemişti. Bana göre bu davranışta, bu istekte -bir film yapma, fotoğraf çekme ya da günümüzde bir video film gerçekleştirme eyleminde diyelim- çok güçlü bir şey var. Size “Unutma!” diyen bir şey. Kuşkusuz ki, ilk eylem, ilk film, ilk fotoğraf, ilk aşk her zaman en güçlüsüdür; asla unutamadığımızdır...” *
Sontag’ın sözünü ettiği “yeni bir sinema aşkı”, ancak bize ara sıra “Unutma!” diyen “yeni bir sinema”nın keşfiyle başlayabilir. Piyasa filmlerinin egemenliğine gözükapalı bir adanmışlıkla değil.
(*) Meraklısı için, Bizi Tahmin Yürütmeye İten Kapalı Bir Kapı / A Closed Door that Leaves Us Guessing başlığı altında yazıya dökülen bu dersin tam metni: http://www.rouge.com.au/10/costa_seminar.html