|
|
Emily Dickinson’a göre, tüylü bir şeydir umut. Woody Allen’ın umutsuz, komik, saçma ve şımarık Tüysüz’ü ise “Beni şampuanlamak için zorla evime girdikleri kaygısına kapıldım” diye başlıyor
|
Bir soruyla başlamak istiyorum, kimsenin kolay kolay başkasına sormaya cesaret edemeyeceği bir soruyla... Anlık bir tedirginlik ile Abraham Lincoln’e bir köylü tarafından soruluyor bu soru. Ben de bu soruyla başlamanın uygun olacağını düşlüyorum, bir şeyler karmaşık hale geliyor böylece ve soruyorum soruyu: Bir insanın bacakları ne kadar uzun olmalıdır?
Cevap belli, bir fizik yasasıdır bu, ya da bir kelime oyunu, bir ironi ve daha birçok şey... Bir insanın bacakları elbette yere değecek kadar uzun olmalıdır. Lincoln de bu cevabı veriyor. Burada sıra dışı olan tek bir şey var... O köylünün neden başkanın karşısına geçip böyle bir soru sorduğu... Bunun yanıtını Woody Allen’dan başka kimse bilemezdi elbette ve o da meseleyi ayrıntılarıyla anlatıyordu zaten. Oğlunu idamdan kurtarmak için uğraşan bir baba başkanın karşısına çıktığında aklına ilk gelen şeyi söylüyor işte, olancası bu...
Bu hikâyeyi sadece Woody Allen, kurabilirdi ve o kurdu. Çünkü sadece onun kurduğu dünyada adamın biri uyandığında papağanının tarım bakanlığına atandığını fark eder ve elbette Emily Dickinson’a göre umut tüylü bir şeydir, ama Woody Allen’in kitabı Tüysüz tam anlamıyla bir umutsuzluktur...
Siren Yayınları tarafından yeniden Türkçeye çevrilen ve yeniden yayımlanan Tüysüz’ün daha girişinde şöyle anlatır Allen umutsuzluğu: “Geceleri atlatmak giderek zorlaşıyor. Dün akşam birilerinin beni şampuanlamak için zorla daireme girdiği kaygısına kapıldım. Ama neden? Belli belirsiz suretler görüp durdum ve sabahın üçünde, sandalyenin üzerine astığım iç çamaşırımı paten kayan Kaiser’e benzettim. Nihayet uykuya daldığımda, dağ sıçanının eşya piyangosunda kazandığım ödül üzerinde hak iddia ettiği o aynı berbat rüyayı gördüm. Umutsuzluk...”
Böyle bir şeydir Woody Allen yazını. Ne zaman ne olacağı belli olmaz ve her an bir sürpriz, bir saçmalık, bir muallâkta kalma duygusu dolduruverir okuru. Tüysüz ise Allen yazınının en önemli kitaplarından biridir, Muzır Etkiler kadar muzip, Evet Ama Bir Lokomotif Bunu Yapabilir mi kadar da şımarıktır. Hepsini bir yana bırakırsak biraz özel bir kitaptır Tüysüz, ben ve şimdilerde genç şair diye anılan bir arkadaşım için. Konservatuvar yıllarının, yoksul ve yarı aç gecelerinde çaya katacak şeker bulamazken tüm geceleri keyifli hale getiren bir araçtı bu kitap. Hepimiz o yıllarda birer Woody Allen olmak istiyorduk, ama olamayacağımız da belliydi. Bunun sadece bir gençlik hayali olduğunu yıllar sonra anladık...
Peki, neydi ki Woody Allen olmak? Sadece bir isim olmak değildi, bir sıfat ya da... Önce New Yorklu olmaktı ve tüm Amerika’yı kahkahaya boğacak, çoğu zaman başka ülkedeki insanlara, başka mizah anlayışlarına komik gelmeyecek espriler yapmaktı. Ardından yönetmen olmaktı. Hollywood’un kapıları yüzüne kapandığında, Avrupa’ya doğru yola çıkıp oralarda filmler yapmaktı. Bir caz müzisyeni olmaktı, müzik yapmak için Oscar törenini bile kaçırmaktı, ödülü başkasının almasıydı. Senaryo yazmaktı ve kendi filmlerinin oyuncusu olmaktı. Filmlerinde yalan yanlış demeden, hatta sonu nereye varır diye düşünmeden kendinle alay etmekti. Ama tüm bunların yanında, iki taze konservatuvar öğrencisine açlıklarını, üşüdüklerini ve yaşadıkları hayatın ne kadar zor, onların da ne kadar çaresiz olduğunu unutturmaktı Woody Allen olmak. İşte böyle bir şeydi Tüysüz’ü yeniden ve yine okumak...