|
|
ATİLLA YAYLA* / Kriz vesilesiyle yapılan tartışmalar entelektüel hayatın devletçiliğin ağır hegemonyası altında olduğunu bir kere daha gösterdi. Bu hegemonya o kadar ağır, öylesine derin ve öylesine yaygın ki, kendilerinin bu devletçi kültürel hegemonyadan masun olduğunu zannedenler bile farkında olmadan onun kavramsal ve teorik çerçevesine teslim oluyor.
|
ABD’de çıkan ve çok geçmeden dünyanın diğer parçalarına da sirayet etmeye başlayan finansal piyasalar krizi entelektüel hayatı hareketlendirdi. Hem ülkemizde hem diğer ülkelerde şimdi bu krizin sebepleri, anlamı ve muhtemel sonuçları üzerrinde hararetli tartışmalar yapılıyor. Liberaller için çok şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sesi daha çok ve gür çıkanlar sağcı ve solcu devletçiler. Kimi muhafazakârlardan Amerikan liberallerine (yani sosyal demokratlar ve sosyalistlere), neo-faşistlerden neo-sosyalistlere geniş bir koro hep birlikte “yaşasın kapitalizm çöktü!” ,“piyasa ekonomisi battı!” naralarıyla sevinç çığlıkları atıyor. Ancak, kapitalizmin çöktüğünde hem fikir olanlar, onun yerini neyin alması gerektiği konusunda aynı uyumu gösteremiyor. “Çöken” sistemi muhafaza edip başta finans piyasalarında olmak üzere daha çok devlet kontrolü isteyenler de var, kapitalizmin yerinin acilen sosyalizm tarafından alınmasını talep edenler de.
Kriz vesilesiyle yapılan tartışmalar entelektüel hayatın devletçiliğin ağır hegemonyası altında olduğunu bir kere daha gösterdi. Bu hegemonya o kadar ağır, öylesine derin ve öylesine yaygın ki, kendilerinin bu devletçi kültürel hegemonyadan masun olduğunu zannedenler bile farkında olmadan onun kavramsal ve teorik çerçevesine teslim oluyor. Tabii, söylemeye bile gerek yok, bu hegemonya daha ziyade sosyalist renkli.
Hem eleştirenleri hem de utangaç savunucuları kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunda hemfikir. Tabiatıyla, bu, Marksist bir bakış. Üretim ilişlerinin dünyayı belirlediğine inanan bir düşünürün yanlışlığı hem teorik olarak ispatlanmış hem de hayat tarafından tescil edilmiş ama buna rağmen popülerleşerek harcı alem olmuş bir görüş. Oysa, kapitalizmi kendisine sosyalistler tarafından verilen bu sevimsiz adına rağmen savunan yazarlar kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunu düşünmezler. Başka izah tarzları geliştirirler. Öyle ya, kapitalizm gerçekten bir üretim biçimi olsaydı bazı kapitalist ülkelerdeki Taylorizm, Fordizm gibi adlarla anılan üretim biçimlerinin en sıkı taklitçisi olan sosyalist ülkelere ne ad vermek gerekirdi?
Kapitalizm bir iktisadi örgütlenme tarzıdır. Özünde özel mülkiyet ve serbest mübadele yatar. Kapitalizm, bireylerin ve gönüllü birey birliklerinin (firmaların) sahip oldukları ekonomik faktörleri kendi ilgi, bilgi ve amaç çerçeveleri içinde serbestçe üretim, ticaret gibi iktisadi faaliyet alanlarına sokabildikleri sistemin adıdır. Bu sistemde devletin oynayacağı rol liberal gelenekte çok tartışmalıdır. Devleti iç güvenlik, savunma ve adaletle sınırlayıp bazı bayındırlık ve kayıt işlemleri dışında ekonomik hayata asgari ölçüde müdahale etmesi şartını koşan liberaller ve klasik liberaller olduğu gibi minimal (veya gece bekçisi) devlet isteyen liberteryenler ve devlet fikrini tamamen reddeden anarko kapitalistler de önemli ve etkili eserlere imza atmaktadır.
Kapitalizmi kapitalizm adıyla savunan çok az yazar vardır. Zira, bu isim hem yanıltıcıdır hem de sosyalistlerce uydurulmuştur. Daha çok serbest piyasa ekonomisi kavramı tercih edilir. Birçok piyasacı yazar dünya tarihinin pek sınırlı bir kısmında ve çok az yerde siyasi otoritenin müdahalelerinden tamamen masum bir piyasa ekonomisi yaşandığına kanidir. Bu yazarlar dünyada cari ekonomik sistemlerin aslında melez, yani piyasa ekonomisi ve kumanda ekonomisi karışımı bir şey olduğuna inanır. Bunun ana sebebi piyasanın da devletin de tamamen yok edilemeyecek olmasıdır. Özel mülkiyeti yok etme idealine dayanan sosyalist sistemler özel mülkiyeti ve piyasayı tam olarak ortadan kaldıramadığı ve kaldıramayacağı gibi en piyasacı modeller de devletin iktisadi hayata müdahalesini sıfırlayamamıştır. Dolayısıyla, pür piyasa ekonomisi ve pür komuta ekonomisi modelleri birer ütopyadır. Ama birincisi iyi ikincisi kötü ütopyadır. Birincisine yaklaştıkça zenginlik artar, refah geniş halk kitlelerine yayılır ve özgürlük daha iyi korunur; ikincisine yaklaştıkça fakirlik artar, yaygınlaşır, toplum kastlara ayrılır ve tahakküm koyulaşır.
Piyasa hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. O adeta dağlar, nehirler gibi, her insanın bir ailede doğması ve sosyalleşmesi gibi doğal bir olgudur. Devlet de yaygın devletçi kültür yüzünden ortadan kaldırılamayacak gibi görünmektedir. Birçok liberal yazara göre, akıl ve mantık dışı, vahşi sosyalist modeller çökmüş olmakla beraber, sosyalizm bütünüyle ölmüş değildir. O özellikle ekonomik alanda devletçiliğin değişik şekillerinde kendini göstermektedir. Kapitalizmin kalesi olduğu söylenen ülkelerde bile bir sosyalist yan vardır. Bu yan devlette somutlaşır. Devletin piyasaya her müdahalesi bir çeşit sosyalizm yolunda atılan bir adım olarak tezahür eder. Zira, bu müdahalelerle devlet piyasadaki binlerce aktörün serbest davranışları sonucu oraya çıkan şeyleri şu veya bu sebeple değiştirmeye çalışır. Kısaca, her devlet müdahalesi aynı zamanda sosyalist bir müdahaledir. Faşistlerle sosyalistler arasında bu bakımdan önemli bir fark yoktur. Zaten faşist ülkelerin çoğu milli sosyalist ekonomik programlar izlemişlerdir.
AMERİKA’DA NE OLDU?
Haberin devamını okumak için tıklayın.