|
|
CAFER SOLGUN * / Cunta anayasasına “evet” diyen, meydanlarda Evren’in konuşmalarına “As! As!” diye tempo tutarak karşılık veren halkım... Bu utançtan silkinip kurtulmanın zamanı bir başka 12 Eylül gününe denk geldi.
|
“Evet” demek mi zor; “hayır” demek mi daha kolay? Anayasa değişikliği paketinin, kendisini rejimin “yüksek senatosu” olarak konumlandırdığı anlaşılan Anayasa Mahkemesi’nden “kısmi müdahale” ile kurtulmasının ardından referanduma gidecek olması, en az bu cümle kadar “tuhaf” bir durumu ortaya çıkardı. Tek kanallı televizyon yıllarımızda Erkan Yolaç’ın sunduğu bir “evet-hayır” isimli yarışma programı vardı. Bu programda yarışmacılar, Yolaç’ın şaşırtmacalı sorularına “evet” ya da “hayır” sözcüklerini kullanmadan yanıt vermek durumundaydılar. Ve pek az yarışmacı bunu başarabiliyor, sonuçta “evet” ya da “hayır” sözcüklerini kullandıkları için yarışmayı yitirmiş oluyorlardı. Bu yarışmayı hatırlamamın ve hatırlatmamın nedeni, bir süredir kendimi o yarışmacıların psikolojisi içerisinde görüyor olmam. Zira “evet” demek için de, “hayır” demek için de, hatta “boykot etmek” için de herkesin kendince nedenleri var.
5 Nisan 2010 günü bu sayfada yayımlanan yazımda, 12 Eylül darbe anayasasının Türkiye’nin temel problemi olan demokratikleşme önündeki en büyük “yasal engel” olduğunu belirtmiş ve bu anayasanın inkârcı, yasakçı ideolojisine, ruhuna sinmiş olan “İstiklal Mahkemeleri” mantığına dikkat çekmiştim. Aynı yazımda bu darbe anayasasını kitlesel olarak değiştirme talebini dillendiren Kürtlerin ve Alevilerin istemlerinin dikkate alınmamasını da eleştirerek, “kozmik odalara girilebilen, ‘Balyoz’ planları soruşturulan bir Türkiye’nin anayasası, öngörülen bu anayasadan daha iyi ve ileri olmak zorundadır” demiştim.
Kutuplaşmalar siyasi
Ancak daha çok yargı ile ilgili düzenlemeler içeren 26 maddelik anayasa değişikliği paketi, sonuçta, 12 Eylül 2010 günü referandum sandığıyla birlikte halkın önüne bu haliyle gelecek. Değişiklik paketiyle birlikte baş gösteren “evet” ve “hayır” tartışmalarının yol açtığı ayrışma, bugünlerde daha da netleşti ve önümüzdeki günlerde bu ayrışmanın apaçık bir kutuplaşmaya dönüşeceğini kestirmek zor değil. Ne ki bu ayrışma ya da kutuplaşma, tartışma konusu olan değişikliklerin ne getirip ne götüreceğinden çok, siyasal bir nitelik taşıyor. Nitekim CHP ve MHP, niyetini gizlemiyor ve referandumu “AKP’ye hayır” kampanyasına dönüştürmeye hazırlanıyor. Bu ulusalcı, statükocu koalisyon ile aynı cephede yer almanın izah edilmesi güç ağırlığı nedeniyle BDP de “boykot” kararı almış durumda. AKP de muhtemelen statükoculuğa vurgu yapan bir kampanya yürütecek.
Bu tablo içerisinde “keşke” demenin bir anlamı ve değeri yok; ama yine de 12 Eylül darbe anayasasının tümüyle tarihin çöplüğüne gönderileceği bir yeni ve sivil anayasa 12 Eylül’de referandum konusu olsaydı, darbecilerle darbesevicilerin yıllarca “bu anayasa yüzde 92 ile kabul edildi” maskaralığına ve darbe anayasasıyla yönetiliyor olmak utancına son verilmiş olacaktı.
Haberin devamını okumak için tıklayın.