|
|
Turgut Yüksel: F-16’lar sivillere bomba attıktan sonra ülkenin bütün anaakım televizyonları uzun saatler susuyorsa burada şiddetin pornografisi vardır
|
Turgut Yüksel’in “ilerleme” peşinde koşarken özünden uzaklaşan insanlık hallerini kara mizahla ele aldığı eserlerinden oluşan Tarihte Bugün adlı sergisi Karşı Sanat’ta açıldı. Yüksel’in tuval üzerine dijital baskı tekniğiyle oluşturduğu işlerinde, insan bir yandan doğaya hükmediyor, bir yandan dinî bir lidere tapınırcasına kendini vermişlikle teknolojiye secde ediyor. “Korkak, cesur, cahil, hakim, çocuk ve kahreden, yaratan” insanın sisteme karşı ayakta durması mümkün müdür? Yüksel, inatla mümkündür diyor...
Sergi belki bugünkü dünya hâllerine, insanlık hâllerine tarihte mim koymak olarak da okunabilir. Fakat işlere baktığımızda, tarihten herhangi bir günü görüyoruz. Dün, bugün- ve karamsar olacak amayarın sadece afakî tanımlamalarmış da aslında hep aynı günü, hep aynı acıyı yaşıyormuş gibiyiz...
“Tarihte bugün”le hep geçmişte o gün yaşanan olayları aktaran köşe başlığı olarak karşılaşmışızdır. Buradan da geçmiş yıllara bakıp ilerlediğimiz sonucuna varırız. Fakat ilerleme anlamının zamanın ruhuna uygun olarak özgürleşme, refah gibi tanımları bir kenara bırakıp sadece “zenginleşme, sahip olma özgürlüğüne” dönüşmesi ve bunun için yapılan her eylemi mübah haline getirmesi düşünülürse, bu ilerleme düşüncesi bizi hep aynı günü yaşamak zorunda bırakıyor.
Geçmişle Hesaplaşma, Nefsi Müdafaa ve Siyasal Sistem adlı işlerde anıtlar ya tehdit unsuru, ya da kırılacak bir tabu, ama daima iktidar sahibi olarak öne çıkıyor. Bu anıtların iktidarı nasıl kırılır?
Anıtlar iktidar sahibinin temsilcisidir ve bu temsil iki türlü ortaya çıkıyor. Birincisi; çok hacimliler ve bu yüzden de ilk başta bir kütle iktidarı kuruyorlar. İkinci olarak da muktedirleri gündelik hayat içinde sürekli hatırlatmayı işlev olarak görür. Kars’ta yıkılan anıtın formu elinde silah tutan devasa bir asker olsaydı ve ismi de İnsanlık Anıtı değil de “meçhul kahraman” olsaydı o anıt yıkılmazdı. Bu ve başka sebeplerden ötürü anıtlar hep beni tehdit eden unsurlar gibi gelir. Parkta otururken, birden atını üzerime çevirecekmiş gibi... Bu anıtların iktidarı da onları ciddiye almayarak kırılır. Günlük yaşam alanının en merkezine oraya uymayan bir kütle konulursa zaman içinde onunla dalga geçilmeye başlanır. Beşiktaş meydanındaki anıtın, halk ağzındaki adının boru olarak yer alması gibi. “Neredesin? Ben borunun dibindeyim” veya “ Abi, saat üçte borunun önünde buluşuruz demedik mi?” gibi cümleler oradan geçerken kulağıma çok çalındı.
Hesaplaşmayı doğru bulmuyor musunuz?
Hesaplaşmanın doğru olup olmamasından öte vaka olarak baktığınız zaman; yemek yediğiniz bir lokantadan hesabı kapatmadan çıkıp yolunuza devam edemezsiniz.
Militarizm eleştirisi çok yoğun hissediliyor...
Militarizm bütün devletlerin büyük bir şehvetle varlığını oturttuğu en büyük temeldir. Ve bu temel doymak bilmeyen bir varlık gibi hep daha büyüğünü ister. Daha çok ve daha büyük silahlar. Bu “daha büyük” insan aklının devasa abidesi olan nükleer bombalara ulaştı. Bu daha büyük mantığı ise çok basit bir gerçeğe işaret ediyor: “tek bir düğmeye basarak ne kadar daha çok insan öldürebilirim” arzusuna. Bu arzu bile tek başına yoğun bir şekilde eleştirilmeyi hak ediyor. Bu arzuyu bir kenara bıraksak bile en temelde militarizm diğerini öldürmek için eline silah vereceği bir birey arar...
Besin Zinciri adlı işte, kendi türünün kanıyla beslenen tek canlının insan olduğunu görüyoruz. Aynı insan doğa üzerinde tahakküm de kuruyor, ideolojilerin kölesi de oluyor. Ne olacak bu insanlığın hâli?
Adorno tarih denilen şeyi “felaketler fablı” olarak tanımlamıştı. Soruda kullandığın kelimelerden gidecek olursam da ben insanlığı “felaketler açık büfesi” olarak tanımlıyorum. Terry Eagleton, Adorno’nun “felaketler fablı”na şöyle açıklık getirmişti: “Evrensel tarihin herhangi bir temeli varsa, o tarih, mutluluğun birikimine dair bir masal değil, sapandan megatonluk bombalara uzanan bir hikâye olmalıdır.” diyerek... İnsanlık ilerliyor, ama Eagleton’un dediği gibi bu ilerleme bombalar yolunda giden bir ilerleme. Evet, insanlık bu anlamda ilerlemeye devam edecek ve açık büfesi ne yazık ki daha da zenginleşecek.
Şiddeti şiddetle betimliyorsunuz, kimi zaman da görünen değil ama şiddet arifesinde haller yansıyor tuvale. Burada şiddetin pornografisi ile aranıza koyduğunuz sınır nedir?
Şiddetle ilgili bir haberdeki neden-sonuç ilişkisi atlanıp sadece eylem ön plana çıkartılırsa orada şiddetin pornografisi başlar. Hep karşılaştığımız basit bir örnekten gidecek olursam: Mobese kameralarınca tesbit edilen trafik kazaları hemen hemen her akşam televizyon haberlerinde gösteriliyor. Bunlardan birini ele alalım; Bir araba otobüs durağında bekleyen insanlar arasına dalıyor ve beş kişi ölüyor. Evet, bu bir haberdir ve görüntüyle de verilir. Ama bu görüntü o haber için ayrılan iki dakikayı doldurmak için ardarda beş defa veriliyorsa orada şiddetin pornografisi başlamış demektir. Ayrıca şiddetin pornografisi teşhir etmekle ilgili de değildir. Bir ülkede F-16’lar sivil insanların üzerine bomba attıktan sonra ülkenin bütün anaakım televizyonları ve gazeteleri uzun saatler boyu susup bunu aktarmıyorsa burada da şiddetin pornografisi vardır.
Sömürge sadece şiddet vaat eder
Kadın algınızı merak ediyorum... Bir plazada belki de yanından geçtiğimiz kadının eli kancalı, bir başkası cehennem zebanisi Kerberus’un iplerini elinde tutuyor...
Resimleri çizerken figürlerde kadın ve erkek ayrımı yapmıyorum. Dikkat ettiğim tek şey oraya koyduğum figürün sahneyi doğru temsil edip etmediği. O sahneyi bir erkek doğru temsil ediyorsa erkek, değilse kadın yer alır. Onlar da değilse bu sergide olduğu gibi, gergedan, at, balina gibi figürler kendine yer bulur.
Teknolojiye secde eden, doğayı tahrif eden insanı görüyoruz işlerde. Diğer yandan, kapitalizmi de cisimleştirirken boğa figürü kullanıyorsunuz. Kapitalizmin de doğanın en saf hâli olduğu ve kapitalizme karşı girilen savaşın haksız ve şeylerin tabiatına aykırı olduğu okumasını haklı çıkarmaz mı?
Kapitalizmi doğanın en saf hali olarak kabul edersek sosyalizmi de öyle kabul etmemiz gerekir. Bu iki “saf” içerisinde hangisini tercih edersin dediğin zaman da sosyalizm derim. Dünyanın en zengin insanının servetinin yarısı bir kıtadaki açlığı bitirebilecek ölçüdeyse buradaki “saflık” tartışmalıdır. Kapitalizm “yeter doydum artık” yerine “daha da fazla” dedi hep. Bu sömürü alanı patronun yanında çalışan işçinin hakkından bir devletin bir başka ülkenin topraklarını işgal etmesine kadar uzar. Sömürge de sadece şiddet vaat eder; bu vaat yeni bir “şey” oluşturur ve bu “şey”le mücadele de yine şeylerin tabiatına uygundur.
(Karşı Sanat Çalışmaları 0212 245 7153)