|
|
BARAN ÖZTÜRK* / Güler Zere’nin durumu kötüye gitmektedir ve biz birinin daha yitip gitmesine seyirci kalmaya devam ediyoruz. Bu, insan hayatına “kazara” da olsa ufak bir saygı geliştirivermiş hiç kimsenin karşısında sessiz kalamayacağı denli ağır bir yaşam hakkı ihlalidir.
|
Güler Zere ve en az onun mustarip olduğu ağırlıkta bir hastalığı paylaşan daha onlarcasının sağlık durumları, Adlî Tıp başta gelmek üzere sorumlu olması gereken/beklenen devlet kurumlarının korkunç sessizliği ve sol basının dışında kalan tek tük yayın organından başka hiçbir medya kuruluşunun bu felakete yeterli ilgiyi göstermemesi karşısında hızla kötüye gitmektedir. Öyle ki, hasta tutsakların birçoğu için uygun koşullarda tedavi ümidi neredeyse ortadan kalkmış, talepler yaşamlarının son zamanlarını dışarıda sevdikleriyle birlikte geçirmeleri yönünde yoğunlaşmıştır. Bu, insan hayatına “kazara” da olsa ufak bir saygı geliştirivermiş hiç kimsenin karşısında sessiz kalamayacağı denli ağır bir yaşam hakkı ihlalidir.
Eğer gerçekten bir sessizlikse bu süre giden, bunu insanların olan biten karşısındaki müthiş şaşkınlıklarına, gırtlaklarında biriken çığlıkları düğümlerinden koparmadan hemen önce uzadıkça uzayan bir yutkunma nöbetine bağlıyorum; aksi hali tahammül gücümün ötesindedir.
Gözaltında kayıpların, işkencelerin, yargısız infazların, idamların havada uçuştuğu 1980 dönemine içeriden tanık olan ve Sol’a astıkları heybelerinde pek çok kan donduran hikâye barındıran bir ailenin çocuğu olarak, aktif siyasî mücadelenin ve devletin, kendi çıkarını tehdit eden her nevi politik kampa yaşattığı felaketin vardığı ve varabileceği boyutlara olan aşinalığım, devlet fikrine felsefî olarak karşı duran siyasal tavrım vb. pek çok etken dahi bugün karşımda duran manzarayı “eşyanın tabiatı” olarak göğsümde yumuşatmama yetmiyor. Tüm bunlar beni alıp yaşamsal sorularla cebelleşeceğim bir uçurumun kıyısına sürüklüyor:
“Benim yaşımda tutsak edilen ve kimsenin dönüp de bakmadığı hastalıklarla malûl yaşamlarını dört duvar arasında sonlandırmalarına sessiz kalınan tutsakların da ötesinde, 15-16 yaşındaki çocukların terör örgütü mensubu oldukları suçlamasıyla topluca cezaevlerine kapatıldığı ve kimsenin olan biteni garipsemediği şu tarihsel kesitte gündelik rutinimi ne denli rahatça sürdürebilirim? Anlamlı olan ne kalıyor, ben söyleyeceklerimi susmaya zorlandıktan ve susturulup öldürülenlere de yutkunarak seyirci kaldıktan sonra...”
“Yaşam hakkı” başlığı altında kümelenen tüm bu sorular solun etik sorularıdır ve herhangi bir eyleme kapı açmadan dahi resmî zihniyet nezdinde suç teşkil ederler; zira isyanın habercisidirler. Devlet bu soruları sordurmaz çünkü cevapları bir paket halinde toplumsal hayatımızın her noktasına serpiştirilmiştir. Süleyman Demirel’den, Tansu Çiller’den, Kenan Evren’den vs. vecizelerle örneklendirmeye lüzum yok. Lakin bir dönem işlevsel olan “Devlet, millet, vatan” içerikli meşrulaştırıcı tüm klişeler, artık paldır küldür ilerleyen tarihin hükmüne boyun eğiyorlar, eğecekler. Teknolojinin, iletişim ve bilişim imkânlarının geldiği noktada öğrenci gençliği başta gelmek üzere pek çok kesim, istediği bilgiye, dokümana, malumata istediği oranda istediği an ulaşmaya muktedirdir. Yani, ne resmî eğitime ne de ulus devletimizin bizim için düşünüp sınırladığı eylemlilik haline muhtacız. Üstelik bunca yılın birikimi ve mücadele geleneği, birini diğeriyle kıyaslayacağımız pek çok somut örnek ve düşünsel damar, mefhum vs. de sağlıyor bizlere. Yani resmî zihniyet, tatminkâr cevaplar verdiğini düşündüğü soruları boğazımıza dizerek kaçınılmaz bir isyanın taşlarını kendi elleriyle döşüyor. Velhasıl, artık devletin çizdiği sınırların, devletin dayattığı Sağ’ın ve Sol’un ötesinde bir ‘ilişiklik’ halindeyiz. Tarih bunu şart koşuyor. Geriye kalan, kuvveyi fiile dönüştürmektir.
Ahmet Altan defaatle yazıyor: “Toplum artık değişti”. Bize düşen, bu teze dair emareleri cisimleştirmek oluyor. Bunu ne devlet kurumlarından, ne de mevcut hükümet dahil herhangi bir iktidardan bekleyebiliriz; bu, halkın kendi inisiyatifiyle gerçekleşmelidir.
Meseleye dönersek, devletin “halklara rağmen” bekasından başka hiçbir kaygısı, imanı, varoluş anlamı olmayan ve köhnemiş bir modernizm hayalleri mezarlığında koca bir ülkeyi ‘hazır ol’da tutan Kemalist statükonun devlet geleneğimize ve kolektif ezberimizin devletçi damarına armağanıdır Güler Zere ve benzer durumda olan hasta tutsakların karşısındaki bu “resmî” sessizlik. Ama asıl kötü olan, değişimin/dönüşümün öncüsü olduğu iddiasıyla yıllardır solu esir aldığı yetmezmiş gibi Marksist literatürün de kimyasını bozan ‘ulusalcı’ damarın, bu sessizliğin kuyruğuna takılıp özgürlükçü demokratik sivil hareketlerin de soluğunu tıkamasıdır. Bu coğrafyada hâlâ tam teşekküllü bir burjuva devrimini dahi gerçekleştirememiş ve ‘halka rağmen’ şekillenen yapısı zaman içinde hızla yozlaşmış tepeden inmeci bir hareketin ‘ilerici unsur’ taşıyabileceğine iman eden, bu nedenle kendilerini solda gören bir kamp cirit atmaktadır.
CHP, İP, TKP, HKP, Türk Solu ve benzerleri hep bu cümledendir ve hasta tutsakların yaşam hakkı üzerine söyleyecek tek bir sözleri yoktur. Artık ağızlarının kiri olmuş anti-emperyalizm ezberinden öte hiçbir siyaset üretememeleri bile solun ufkundan çekilip gitmeleri için yeter nedendir.
Bilindiği üzere, Batı’da burjuvazi hiçbir şey yapmadıysa da toplumsal algıda “yaşam hakkı” diye bir mefhum yeşertti; bu içselleştirildi. Kapitalizm, pratikte bu hakkı ekonomik ayrıcalığa sahip kesimlerle sınırlandırmasına rağmen, teoride yasalar yoluyla bunun herkes için geçerli olduğunu iddia etmeye ve bu yönde gerçekçi illüzyonlar üretmeye muktedirdir. Lakin Türkiye’deki konjonktür için bunu bile söyleyemiyoruz, gülünç değil mi? Devlet ve pozisyonu ayan beyan ortadadır; ‘muasır medeniyet’ezberiyle tıka basa dolu bir rejimse mevzubahis, oluşabilecek en ilkel manzaradır. AKP de mevcut meseledeki sessizliğiyle bu pozisyonu paylaşmaktadır.
Şu noktada iş (her zaman olduğu üzere) devlet aygıtı ve parlamentodaki partilerden bağımsız olarak inisiyatif almaya ehil halk güçlerine kalmıştır. Güler Zere’yi yaşama hakkından mahrum bırakan, onun o iç burkan fotoğraflarda gördüğümüz hasta halini bile ‘dışarısı’ için kâfi oranda tehlikeli bulan bir zihniyet, kendini sol addedenlerden evvel halklar tarafından mahkûm edilecektir; ümidimiz, sevincimiz, beri yandan sol adına üzüntümüz de işte hep burada; tarihin bir çirkin şakası daha.
* Antropolog / ozturk.brn@gmail.com