|
|
|
|
|
|
Haydi, Türkler okula: Şimdi ‘geri öğrenme' zamanıdır -
Taraf / herTaraf
- Istanbul -
04.11.2009
|
|
|
MEYDA YEĞENOĞLU * / İki Dil bir Bavul filmini Çalıkuşu veya benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Anadili Kürtçe olan Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak, nasıl sorunlar yaşayabileceğimize de tanık oluyoruz.
|
İki Dil Bir Bavul filminin vizyona girişini sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bu çok önemli bulduğum filmi izleme keyfine ulaştım. Filmin önemi basitçe bugün Türkiye konjonktüründe Kürt meselesinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanmıyor. Bu film bizi başka bir etik ve politik konum almaya teşvik ettiği için ayrı bir değer ve önem arz ediyor.
İlişkisizliğe dayalı bir ilişki
Dil ve dilsel iletişim filmin temel meselesi. Dil ise iki insanın/grubun/halkın arasında etik, politik, duygusal, entelektüel veya herhangi bir ilişki kurulabilmesinin ilk ve en temel koşulu. Dilsiz bir ilişki tahayyül etmek mümkün mü? İlişkisizliğe dayalı bir ilişki nasıl bir ilişki ima eder? İki Dil Bir Bavul işte bu ilişkisizliği kendisine dert edinmiş bir film. Ama her ilişkisizliğin aynı anda bir ilişki içerdiği, belli bir ilişki kurma biçimini ima ettiğini de söyleyebiliriz. Türkler ve Kürtler arasındaki bu ilişkisiz-ilişkililik seksen yıldır ilişki içinde yer alan bu iki gruptan birinin, yani Türklerin Kürtlere hep bir şeyler öğretmeye çalışması biçiminde oldu. Adeta Batı dünyasının kendine biçtiği ‘medenileştirme misyonu’ gibi, Türkiye Türklerinin de Kürt nüfusu ile ilişkisel olmayan bu ilişki biçimi hep medenileştirme, eğitme ve dolayısıyla da kendine benzetme misyonu ile şekillendi, yapılandı. Beyaz adamın külfeti gibi, medeniyet taşımanın kamburu hep Türklerin omzunda oldu!
Hiç tanımadığı ve muhtemelen o köye gittiği güne kadar da Kürtçeyi beyaz ve Batılı Türk olan birçoğumuz gibi hiç duymamış olan öğretmen Emre, yine birçoğumuz gibi gittiği, o ücra Kürt köyünden öğreneceği bir şey olabileceğini düşünmüyordu elbette. Medeniyetten nasibini almamış bu ücra Kürt köylülerinden öğreneceği ne olabilirdi ki? O, bu ilişkide öğreten olmaktan başka nasıl konumlanabilirdi ki? Zaten orada bulunuş amacı da bir öğretmen olarak öğretmek değil miydi?
Filmin öneminin kaynaklandığı nokta bize anadili Kürtçe olduğu için Türkçe müfredata sahip olan okulda (bir başkası var mı ki?) bir dizi zorluk yaşayan çocukların yaşadığı sıkıntıları anlatması değil, içinde bulunduğu ortamın dili olan Kürtçeyi bilmeyen Batılı Türk Emre öğretmenin sıkıntısını anlatmasıydı. Film sıkıntının odağını Kürt çocuklardan ziyade (Kürt öğrencilerin öğretmen Emre’nin biçare çabaları karşısındaki tatlı kayıtsızlıkları filmin en can alıcı noktalarından birini oluşturuyor) Türk öğretmene çevirmesi sayesinde film çok önemli bir noktaya işaret ediyor: Bir Türk olarak Kürt köyünde öğrencilerinle ilişki kurabilmenin önkoşulu sadece onların senin dilin olan Türkçeyi değil, senin de onların sahip olduğu başka bir dili öğrenmendir. İlişkisellik bunu gerektirir. Aksi koşulda gelişen şeyin adı ilişki olmaz, olsa olsa tepeden öğretme olur.
‘Geri öğrenme’ ile gelen bilgi
İki Dil bir Bavul filmini Çalıkuşu ve benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Bu film sayesinde anadili Kürtçe olan bir Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak nasıl bir dizi sorun yaşayabileceğimize tanık oluyoruz.Yani bir başka öğrenme sürecine gönderme yapıyor film. Dil konusuna odaklanarak anlatılan şey, hükümran benliğin kendi dışına attığı ötekisi ile kurabileceği ilişki biçimleri ve bu ilişkideki sadece öğretici olma değil öğrenen de olabilme ihtimali. Ancak bu öyle bir öğrenme süreci ki ancak o güne kadar öğrenilenlerin adeta geri vitese takılarak yerinden oynatılması, geri öğrenilmesi olarak Türkçeye çevirirsem bir ölçüde karşılayabileceğimi düşündüğüm ‘unlearning’ terimi ile anlatabileceğim bir süreç. Geri öğrenme süreci basitçe o güne kadar öğrendiklerimizin unutulması demeye gelmiyor. Sömürgecilik-sonrası kuramcılardan Gayatri Spivak’ın sıkça gönderme yaptığı bu terim (“unlearning one’s privilege as one’s loss”) kişinin kendi tarihiyle, önyargılarıyla, onca zaman öğrenmiş olduğu ama neredeyse içgüdüsel tepkiler biçimine bürünmüş olan bilgilenme biçimleriyle kuracağı eleştirel ilişkiyi açıklamaya yönelik. Yoksa basitçe bugüne kadar öğrendiklerimizi unutup yerine yeni bilgiler edinelim demeye gelmiyor. Eğer ırkçılığı öğrenebildiysek bunu geri öğrenebilmemiz de mümkündür. Geri öğrenmeye meyletmek önemlidir, çünkü bu süreçte, daha önce öğrenegeldiklerimizin bize kapatmış olduğu bir dizi başka yaratıcı ilişki kurma biçimini ve öteki bilgileri edinme imkânını yakalayabiliriz.
O halde geri öğrenme süreci bir unutma değil, bir yeniden öğrenme sürecidir. Eğitim, vatandaşlık, cinsiyet ve diğer başka hususlar açısından ayrıcalıklı bir durumda olmuş olabilirim. Ama bu ayrıcalığı, başka bilgilenme biçimlerimin önünde bir engel olarak telakki edersem, yani kendi ayrıcalığımı aslında bir kaybın, bir zayiatın kaynağı olarak görebilirsem bu ayrıcalığı bir geri öğrenme süreci ile bir kazanca dönüştürme imkânını yaratabilirim. Kazanmaya çalıştığım bu başka bilgi (basitçe ötekine ilişkin bilgiden farklı olarak) benim sahip olmuş olduğum ayrıcalıklı konum nedeniyle benim elimin altında olmayan bir bilgidir. Bu nedenle kendi ayrıcalığımızı geri öğrenme sürecine dönüştürmemiz, ev ödevimizi yapmayı ve bu sayede de ayrıcalıklı konumumuza kapalı olan ötekine ilişkin başka bir bilgiyi edinmemizi içerir.Bu ödev ve bu geri öğrenimin içerdiği yeni öğrenme biçimi ise aynı zamanda öteki ile başka bir ilişkiye girmeyi ima eder. Bu ilişki ise basitçe ötekine ses vermek veya onu temsil etmek demeye gelmez. Kendi ayrıcalıklarımızı geri öğrenme süreci, aynı zamanda öteki ile etik bir ilişkiye girmeye yeltenmemizin başlangıcıdır.
Haydi, Türkler ezber bozmaya
Öteki ile kurulan etik bir ilişki ise basitçe bir bilgilenme meselesi değil, onunla kurulacak yeni bir ilişkiselliktir. Bu ilişkisellik ise her şeyden önce öznenin kendisi ile kurduğu narsist ilişkinin eleştirisini gerekli kılar. Öteki ile kurulacak etik bir ilişki, ilişki içindeki her iki tarafın da birbirinden öğrenmelerini ve bir anlamda birbirlerini bozundurmalarını içeren bir süreçtir. Bu süreç baskıya maruz kalmış gruplara ses verme veya onları temsil etme aceleciliğinden kurtulmuş olan ama ondan çok daha meşakkatli bir yolu içerir. Emre öğretmenin yaz döneminin gelmesi ile Ege’de kendi kasabasına gidişinin akabinde köylerindeki gölete neşe içinde atlayıp zıplayan Kürt çocukların aralarında gerçekleştirdiği Kürtçe diyaloglar bu çocukların her ne kadar bir yıl boyunca Türkçe eğitime maruz kalmış olsalar da anadillerinin Kürtçe kaldığını ve kalacağını söylüyordu. Ama çocuklar Türkçe öğrenme sürecindeydiler. Peki, öğretmen Emre, Kürtçe öğrenmeye yeltenecek miydi acaba? Soruyu başka türlü soracak olursam: Öğretmen Emre’yi beyaz Batılı Türklerin bir cisimleşmesi gibi değerlendirecek olursak, Emre’nin bu Kürt köyündeki deneyiminin, onun Kürtlere ilişkin o güne kadar bilegeldiği, varsayageldiği bilgilerini ve dolayısıyla onlarla kurageldiği ilişki biçimlerini yeniden formatlamasına vesile olup olmayacağı sorusu kilit öneme sahip. Kürt açılımı dediğimiz şey biraz da bugüne kadar öğrenmiş olduklarımızı açıp saçmayı, yeniden ve yeniden gözden geçirmeyi, geri öğrenmeyi ve başka ilişki kurma biçimlerini aramayı da ima etmiyor mu? Bu açılım bunları ima etmezse bu nasıl bir açılım olur? Yoksa hâlâ hep öğreten olarak kalmaya direnmek mi istiyoruz? Bu geri öğrenme ve bu etik ilişki sayesinde iki dil bir özne değil, iki dil iki özne olabileceğimiz koşulları yaratabilecek miyiz? “Haydi, kızlar okula”yı pek kolay telaffuz ettik, pek çabuk benimsedik. “Haydi, Türkler geri öğrenme sürecine”yi de aynı kolaylıkla telaffuz edip benimsemeye hazır mıyız?
* Prof. Dr, ODTÜ Sosyoloji Bölümü / meyda@metu.edu.tr
|
|
Diğer haberler:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|