|
|
MEYDA YEĞENOĞLU * / İki Dil bir Bavul filmini Çalıkuşu veya benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Anadili Kürtçe olan Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak, nasıl sorunlar yaşayabileceğimize de tanık oluyoruz.
|
İki Dil Bir Bavul filminin vizyona girişini sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bu çok önemli bulduğum filmi izleme keyfine ulaştım. Filmin önemi basitçe bugün Türkiye konjonktüründe Kürt meselesinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanmıyor. Bu film bizi başka bir etik ve politik konum almaya teşvik ettiği için ayrı bir değer ve önem arz ediyor.
İlişkisizliğe dayalı bir ilişki
Dil ve dilsel iletişim filmin temel meselesi. Dil ise iki insanın/grubun/halkın arasında etik, politik, duygusal, entelektüel veya herhangi bir ilişki kurulabilmesinin ilk ve en temel koşulu. Dilsiz bir ilişki tahayyül etmek mümkün mü? İlişkisizliğe dayalı bir ilişki nasıl bir ilişki ima eder? İki Dil Bir Bavul işte bu ilişkisizliği kendisine dert edinmiş bir film. Ama her ilişkisizliğin aynı anda bir ilişki içerdiği, belli bir ilişki kurma biçimini ima ettiğini de söyleyebiliriz. Türkler ve Kürtler arasındaki bu ilişkisiz-ilişkililik seksen yıldır ilişki içinde yer alan bu iki gruptan birinin, yani Türklerin Kürtlere hep bir şeyler öğretmeye çalışması biçiminde oldu. Adeta Batı dünyasının kendine biçtiği ‘medenileştirme misyonu’ gibi, Türkiye Türklerinin de Kürt nüfusu ile ilişkisel olmayan bu ilişki biçimi hep medenileştirme, eğitme ve dolayısıyla da kendine benzetme misyonu ile şekillendi, yapılandı. Beyaz adamın külfeti gibi, medeniyet taşımanın kamburu hep Türklerin omzunda oldu!
Hiç tanımadığı ve muhtemelen o köye gittiği güne kadar da Kürtçeyi beyaz ve Batılı Türk olan birçoğumuz gibi hiç duymamış olan öğretmen Emre, yine birçoğumuz gibi gittiği, o ücra Kürt köyünden öğreneceği bir şey olabileceğini düşünmüyordu elbette. Medeniyetten nasibini almamış bu ücra Kürt köylülerinden öğreneceği ne olabilirdi ki? O, bu ilişkide öğreten olmaktan başka nasıl konumlanabilirdi ki? Zaten orada bulunuş amacı da bir öğretmen olarak öğretmek değil miydi?
Filmin öneminin kaynaklandığı nokta bize anadili Kürtçe olduğu için Türkçe müfredata sahip olan okulda (bir başkası var mı ki?) bir dizi zorluk yaşayan çocukların yaşadığı sıkıntıları anlatması değil, içinde bulunduğu ortamın dili olan Kürtçeyi bilmeyen Batılı Türk Emre öğretmenin sıkıntısını anlatmasıydı. Film sıkıntının odağını Kürt çocuklardan ziyade (Kürt öğrencilerin öğretmen Emre’nin biçare çabaları karşısındaki tatlı kayıtsızlıkları filmin en can alıcı noktalarından birini oluşturuyor) Türk öğretmene çevirmesi sayesinde film çok önemli bir noktaya işaret ediyor: Bir Türk olarak Kürt köyünde öğrencilerinle ilişki kurabilmenin önkoşulu sadece onların senin dilin olan Türkçeyi değil, senin de onların sahip olduğu başka bir dili öğrenmendir.
Haberin devamını okumak için tıklayın.