1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 06:02
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  

Haydi, Türkler okula: Şimdi ‘geri öğrenme' zamanıdır - Taraf / herTaraf - Istanbul - 04.11.2009

Haydi, Türkler okula: Şimdi ‘geri öğrenme’ zamanıdır   MEYDA YEĞENOĞLU * / İki Dil bir Bavul filmini Çalıkuşu veya benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Anadili Kürtçe olan Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak, nasıl sorunlar yaşayabileceğimize de tanık oluyoruz.

Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült


İki Dil Bir Bavul
filminin vizyona girişini sabırsızlıkla bekliyordum. Nihayet bu çok önemli bulduğum filmi izleme keyfine ulaştım. Filmin önemi basitçe bugün Türkiye konjonktüründe Kürt meselesinde yaşanan gelişmelerden kaynaklanmıyor. Bu film bizi başka bir etik ve politik konum almaya teşvik ettiği için ayrı bir değer ve önem arz ediyor.


İlişkisizliğe dayalı bir ilişki

Dil ve dilsel iletişim filmin temel meselesi. Dil ise iki insanın/grubun/halkın arasında etik, politik, duygusal, entelektüel veya herhangi bir ilişki kurulabilmesinin ilk ve en temel koşulu. Dilsiz bir ilişki tahayyül etmek mümkün mü? İlişkisizliğe dayalı bir ilişki nasıl bir ilişki ima eder? İki Dil Bir Bavul işte bu ilişkisizliği kendisine dert edinmiş bir film. Ama her ilişkisizliğin aynı anda bir ilişki içerdiği, belli bir ilişki kurma biçimini ima ettiğini de söyleyebiliriz. Türkler ve Kürtler arasındaki bu ilişkisiz-ilişkililik seksen yıldır ilişki içinde yer alan bu iki gruptan birinin, yani Türklerin Kürtlere hep bir şeyler öğretmeye çalışması biçiminde oldu. Adeta Batı dünyasının kendine biçtiği ‘medenileştirme misyonu’ gibi, Türkiye Türklerinin de Kürt nüfusu ile ilişkisel olmayan bu ilişki biçimi hep medenileştirme, eğitme ve dolayısıyla da kendine benzetme misyonu ile şekillendi, yapılandı. Beyaz adamın külfeti gibi, medeniyet taşımanın kamburu hep Türklerin omzunda oldu!

Hiç tanımadığı ve muhtemelen o köye gittiği güne kadar da Kürtçeyi beyaz ve Batılı Türk olan birçoğumuz gibi hiç duymamış olan öğretmen Emre, yine birçoğumuz gibi gittiği, o ücra Kürt köyünden öğreneceği bir şey olabileceğini düşünmüyordu elbette. Medeniyetten nasibini almamış bu ücra Kürt köylülerinden öğreneceği ne olabilirdi ki? O, bu ilişkide öğreten olmaktan başka nasıl konumlanabilirdi ki? Zaten orada bulunuş amacı da bir öğretmen olarak öğretmek değil miydi?

Filmin öneminin kaynaklandığı nokta bize anadili Kürtçe olduğu için Türkçe müfredata sahip olan okulda (bir başkası var mı ki?) bir dizi zorluk yaşayan çocukların yaşadığı sıkıntıları anlatması değil, içinde bulunduğu ortamın dili olan Kürtçeyi bilmeyen Batılı Türk Emre öğretmenin sıkıntısını anlatmasıydı. Film sıkıntının odağını Kürt çocuklardan ziyade (Kürt öğrencilerin öğretmen Emre’nin biçare çabaları karşısındaki tatlı kayıtsızlıkları filmin en can alıcı noktalarından birini oluşturuyor) Türk öğretmene çevirmesi sayesinde film çok önemli bir noktaya işaret ediyor: Bir Türk olarak Kürt köyünde öğrencilerinle ilişki kurabilmenin önkoşulu sadece onların senin dilin olan Türkçeyi değil, senin de onların sahip olduğu başka bir dili öğrenmendir. İlişkisellik bunu gerektirir. Aksi koşulda gelişen şeyin adı ilişki olmaz, olsa olsa tepeden öğretme olur.  


‘Geri öğrenme’ ile gelen bilgi


İki Dil bir Bavul
filmini Çalıkuşu ve benzerlerinden ayırt eden özellik işte tam da burada ortaya çıkıyor. Bu film sayesinde anadili Kürtçe olan bir Kürt köyünde hiçbir ilişki kurmadan sadece bir misyoner edasında bir öğretmen olarak var olmaya çalışırsak nasıl bir dizi sorun yaşayabileceğimize tanık oluyoruz.Yani bir başka öğrenme sürecine gönderme yapıyor film. Dil konusuna odaklanarak anlatılan şey, hükümran benliğin kendi dışına attığı ötekisi ile kurabileceği ilişki biçimleri ve bu ilişkideki sadece öğretici olma değil öğrenen de olabilme ihtimali. Ancak bu öyle bir öğrenme süreci ki ancak o güne kadar öğrenilenlerin adeta geri vitese takılarak yerinden oynatılması, geri öğrenilmesi olarak Türkçeye çevirirsem bir ölçüde karşılayabileceğimi düşündüğüm ‘unlearning’ terimi ile anlatabileceğim bir süreç. Geri öğrenme süreci basitçe o güne kadar öğrendiklerimizin unutulması demeye gelmiyor. Sömürgecilik-sonrası kuramcılardan Gayatri Spivak’ın sıkça gönderme yaptığı bu terim (“unlearning one’s privilege as one’s loss”) kişinin kendi tarihiyle, önyargılarıyla, onca zaman öğrenmiş olduğu ama neredeyse içgüdüsel tepkiler biçimine bürünmüş olan bilgilenme biçimleriyle kuracağı eleştirel ilişkiyi açıklamaya yönelik. Yoksa basitçe bugüne kadar öğrendiklerimizi unutup yerine yeni bilgiler edinelim demeye gelmiyor. Eğer ırkçılığı öğrenebildiysek bunu geri öğrenebilmemiz de mümkündür. Geri öğrenmeye meyletmek önemlidir, çünkü bu süreçte, daha önce öğrenegeldiklerimizin bize kapatmış olduğu bir dizi başka yaratıcı ilişki kurma biçimini ve öteki bilgileri edinme imkânını yakalayabiliriz.

O halde geri öğrenme süreci bir unutma değil, bir yeniden öğrenme sürecidir. Eğitim, vatandaşlık, cinsiyet ve diğer başka hususlar açısından ayrıcalıklı bir durumda olmuş olabilirim. Ama bu ayrıcalığı, başka bilgilenme biçimlerimin önünde bir engel olarak telakki edersem, yani kendi ayrıcalığımı aslında bir kaybın, bir zayiatın kaynağı olarak görebilirsem bu ayrıcalığı bir geri öğrenme süreci ile bir kazanca dönüştürme imkânını yaratabilirim. Kazanmaya çalıştığım bu başka bilgi (basitçe ötekine ilişkin bilgiden farklı olarak) benim sahip olmuş olduğum ayrıcalıklı konum nedeniyle benim elimin altında olmayan bir bilgidir. Bu nedenle kendi ayrıcalığımızı geri öğrenme sürecine dönüştürmemiz, ev ödevimizi yapmayı ve bu sayede de ayrıcalıklı konumumuza kapalı olan ötekine ilişkin başka bir bilgiyi edinmemizi içerir.Bu ödev ve bu geri öğrenimin içerdiği yeni öğrenme biçimi ise aynı zamanda öteki ile başka bir ilişkiye girmeyi ima eder. Bu ilişki ise basitçe ötekine ses vermek veya onu temsil etmek demeye gelmez. Kendi ayrıcalıklarımızı geri öğrenme süreci, aynı zamanda öteki ile etik bir ilişkiye girmeye yeltenmemizin başlangıcıdır.  


Haydi, Türkler ezber bozmaya


Öteki ile kurulan etik bir ilişki ise basitçe bir bilgilenme meselesi değil, onunla kurulacak yeni bir ilişkiselliktir. Bu ilişkisellik ise her şeyden önce öznenin kendisi ile kurduğu narsist ilişkinin eleştirisini gerekli kılar. Öteki ile kurulacak etik bir ilişki, ilişki içindeki her iki tarafın da birbirinden öğrenmelerini ve bir anlamda birbirlerini bozundurmalarını içeren bir süreçtir. Bu süreç baskıya maruz kalmış gruplara ses verme veya onları temsil etme aceleciliğinden kurtulmuş olan ama ondan çok daha meşakkatli bir yolu içerir. Emre öğretmenin yaz döneminin gelmesi ile Ege’de kendi kasabasına gidişinin akabinde köylerindeki gölete neşe içinde atlayıp zıplayan Kürt çocukların aralarında gerçekleştirdiği Kürtçe diyaloglar bu çocukların her ne kadar bir yıl boyunca Türkçe eğitime maruz kalmış olsalar da anadillerinin Kürtçe kaldığını ve kalacağını söylüyordu. Ama çocuklar Türkçe öğrenme sürecindeydiler. Peki, öğretmen Emre, Kürtçe öğrenmeye yeltenecek miydi acaba? Soruyu başka türlü soracak olursam: Öğretmen Emre’yi beyaz Batılı Türklerin bir cisimleşmesi gibi değerlendirecek olursak, Emre’nin bu Kürt köyündeki deneyiminin, onun Kürtlere ilişkin o güne kadar bilegeldiği, varsayageldiği bilgilerini ve dolayısıyla onlarla kurageldiği ilişki biçimlerini yeniden formatlamasına vesile olup olmayacağı sorusu kilit öneme sahip. Kürt açılımı dediğimiz şey biraz da bugüne kadar öğrenmiş olduklarımızı açıp saçmayı, yeniden ve yeniden gözden geçirmeyi, geri öğrenmeyi ve başka ilişki kurma biçimlerini aramayı da ima etmiyor mu? Bu açılım bunları ima etmezse bu nasıl bir açılım olur? Yoksa hâlâ hep öğreten olarak kalmaya direnmek mi istiyoruz? Bu geri öğrenme ve bu etik ilişki sayesinde iki dil bir özne değil, iki dil iki özne olabileceğimiz koşulları yaratabilecek miyiz? “Haydi, kızlar okula”yı pek kolay telaffuz ettik, pek çabuk benimsedik. “Haydi, Türkler geri öğrenme sürecine”yi de aynı kolaylıkla telaffuz edip benimsemeye hazır mıyız?  

* Prof. Dr, ODTÜ Sosyoloji Bölümü / meyda@metu.edu.tr

Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült

Diğer haberler:
 
Diğer Her Taraf Haberleri:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  Risale-i Nur bağlamında Anayasa değişikliği
  Referandum metni ne diyor, söylemleri ne diyor
  Halk 12 Eylül’de neyi oylayacak
  VESAYETE HAYIR DEMOKRATİK DEĞİŞİME EVET
  Paket ‘kamu çalışanına’ grev yasağı getirmiyor
  BM sadece ‘başörtüsü yasağı’ndan bahsetmedi

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Haber: Haydi, Türkler okula: Şimdi ‘geri öğrenme' zamanıdır
03.09.2010 06:02:06