|
|
AZAD BARIŞ * / Kürtler tarafından istenen haklar zaten halklar hukukuna denk düşen genel hak kabullerinin ötesine giden şeyler değildir.
|
Kabul, bir olguyu bütün özelliklerini ayırmadan, reddetmeden ve sıkıntı yaratmadan kabul etme eylemi olarak tanımlanabilir. Haliyle, böylesi bir kabul tanımı ve onu kültürle bağdaştıran olgunun oluşması durumunda kabul etme koşulu daha bütünlüklü ve olumsal bir hale gelir. Yani asıl sorun, inkâr ve şiddet eğilimi yerine, karşılıklı kabul kültürüne güvenmek ve sonrasında ne yapmak gerektiği konusunda evrensel geçerliliği olan birtakım beşeri normlara bağlı kalarak hayata devam etmektir. Kabul etme; her olguyu sindirip aşabilmek ve sonrasını düşünebilmek için gerekli olduğundan olumlu bir olgudur. Onun için “doğal kabullerin” temel dokularına zarar vermek ve belirsizlik içeren kavramlarla yarınları karartmaya kimsenin hakkı olmasa gerek. Buradan hareketle kabul kavramının yanı sıra tolerans terimine de ışık tutmak zaruri bir gereksim arz ediyor.
Toleransın haddini aşan manası
Lakin tolerans her ne kadar sıkıntılı bir kavram olsa da, insan hak ve özgürlüklerinin, toplumsal barışın ele alındığı bir sav niteliği kazanmıştır, ama kavramsal yüklemi nedeni ile önkoşulsuz kabulle aynı değildir şüphesiz. Brockhaus’daki tanıma göre tolerans aynı toplum içinde yaşayan bireylerin ya da grupların veya farklı kültür çevrelerine ait toplumların kendi fikir, düşünce, inanç, anlayış ve yaşayışlarını istedikleri şekilde ifade etme serbestliği içerse de, kavramın sosyolojik ve kültürel gelişimindeki zorunlu göz yumma, katlanma, sıkıntı çekme gibi anlamları tamamıyla bünyesinden attığı söylenemez. Zira tolerans; hoşlanılmayan ve varlığı kabul edilmeyen fakat zorunlu –zamansal dengeler- olarak varolan şeylere karşı olumsuz bir tahammüldür. Büyük düşünür ve şair Goethe; küçük görme, alçaltma ve göz yumma şeklinde tanımlanan toleransın, çağdaş bir tolerans anlayışına yakışmayacağını ileri sürerek şu görüşlere yer vermiştir: “Siz kendinize eşdeğer ve eşit görmediğiniz birisini de tolere edebilirsiniz. Kendinizle eşit saymadığınız kölenizi, sizden daha aşağıda, korunmaya muhtaç bir zavallıyı da hoş (tolere) görebilirsiniz. Böyle bir yaklaşım eşitlik ilkesine terstir.”
Öteki’ni eşit ve eşdeğer görmek
O halde tolerans, eşit ve eşdeğer görmeyi de içermek zorundadır. Bu düşüncelerin yer aldığı müzakerede, toleransın önkoşulsuz kabulle aynı olmadığı ve burada kullanılan kabul teriminin, toleransın çok ötesinde ve ondan çok daha kapsayıcı ve katılımcı doğası olduğu aşikârdır. Bahsedilen toleransın en çarpıcı örneklerinden biri de, devlet erkinin bu coğrafyanın esas sahipleri olan “azınlıklara” karşı Lozan’da mecburen gösterdiği tahammüldür. Böylesi bir kabulün kültürel mirasa dönüşmesinin mümkün olmadığı da yeterince açıktır. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana totaliter elementlerin zemini üzerinde bina edilen dayatma kültürünün sadece mahallî bir kesimde değil, toplum ve devletin çoğu katmanında yaygın olduğu da ayrı bir gerçektir.
Haberin devamını okumak için tıklayın.