|
|
Başta Amerika Birleşik Devletleri’ni, ardından da tüm dünyayı etkisi altına alan ekonomik kriz bireysel ve toplumsal bellekleri harekete geçirip ilk önce 1929 yılında yaşanan Büyük Buhran’ı hatırlatıyor bizlere ve ardından da ‘Gazap Üzümleri’ni yeniden gündeme getiriyor.
|
HÜLYA SOYŞEKERCİ
Italo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı adlı kitabında klasik yapıtları tanımlarken “Klasikler, haklarında asla ‘okuyorum’ sözünü değil, genellikle ‘yeniden okuyorum’ sözünü işittiğiz kitaplardır.” der. Ona göre, “Klasikler, gerek unutulmazlıklarıyla varlıklarını duyurduklarında, gerekse kolektif ya da bireysel bilinçdışı kılığına bürünüp belleğin katmanları arasında gizlendiklerinde, özel bir etki gösteren kitaplardır.” Ayrıca klasikler, söyleyecekleri asla tükenmeyen yapıtlar oldukları kadar, gelip geçtikleri kültür ya da kültürlerde bıraktıkları izi peşlerinden sürükleyerek bize ulaşan kitaplardır.
Son günlerde başta ABD olmak üzere tüm dünyayı dalga dalga etkileyen ekonomik kriz, bireysel-toplumsal bellekleri harekete geçirdi ve tarihin gördüğü en zorlu, en sancılı ekonomik kriz olan 1929 Ekonomik Buhranı çıkageldi hüzünlü anıların içinden. Ekonomistler, toplumbilimciler son krizin 1929 Ekonomik Buhranı ile benzerliklerini ve farklılıklarını irdelemeye başladıklarında, akıllara, o siyah-beyaz, belgesel, hareketli karelerde çırpınan, çaresiz insanlar, havada uçuşan ve değeri sıfıra inen kâğıtlar; o ünlü “Kara Perşembe” geldi. Bu korkunç krizin tarıma yansıyan cephesini, kırsal kesimde tarım işçilerinin yaşadığı inanılmaz boyuttaki açlık ve sefaleti John Steinbeck’in etkileyici ve ünlü romanı Gazap Üzümleri’nde dile getirdiğine dair vurgular yapıldı. Çağdaş bir klasik sayılan Gazap Üzümleri, toplumsal olayların ve olguların edebiyat eserlerine yansımalarını etkin biçimde gösteren dramatik yapısı ve kurgusuyla yeniden, bir kez daha gündeme geldi. Bıraktığı izi peşinden sürüklercesine kütüphane raflarından yaşama bakmaya devam eden bu kitabı çoğumuz yeniden okuma ya da sayfalarını karıştırma ihtiyacı duyduk.
Edebiyat eserlerini ölümsüz kılan temel etmenlerden biri, insan unsuruna yaptığı vurgu; insanı bütün canlılığıyla, toplumla, kendisiyle olan çelişkileri ve çatışmalarıyla anlatması, ruhun derinliğinde yansıyan o insani öz’ün dile getirilmesindeki başarıdır. Birey, toplumsal dengelerin ve dinamiklerin içinde biçimlenir ve gelişirken, bir yandan da kendi varoluşunu anlamaya ve yaşamı, toplumu sorgulayarak hayatın anlamını çözmeye çalışır. Yazınsal yapıtlar; özellikle romanlar, toplumsal dinamiklerin içinde var olan, gelişen, düşünen, çelişen, çatışan, yaşama mücadelesi veren insanı ete kemiğe bürüyerek ve ona unutulmaz bir karakter özelliği vererek anlatırlarken, yine toplumsal bir olgu olan dilin bütün estetik olanaklarını kullanır ve onu geliştirirler. Sanat estetiği içinde insan bilincinde ve belleğinde kalıcı izler bırakarak uzun yıllar boyunca okunur ve hatırlanırlar. Burada yaşamdan nasıl ve ne şekilde beslenileceği, yazarın edebiyata bakışına bağlı bir durumdur. Edebiyata yansıtma-dönüştürme işlevi yükleyen toplumcu edebiyatçılarda, edebiyat yapıtının odak noktasında toplumsal dinamiklerin biçimlendirdiği olgular ve bunların insani durumlara içkin kılınmaları esastır. Günümüz roman anlayışının hayli farklı noktalara gelmiş olmasına karşın; klasikler/çağdaş klasikler yukarıda belirttiğimiz birçok nedenden dolayı gündemde kalmaya devam etmektedirler.
Gazap Üzümleri adlandırmasının yazarın bilinçli kullandığı bir metafor olduğu belirtiliyor. John Steinbeck, çürüyen bir meyve olarak, mevcut sistemin çöküntüsünü dile getirmektedir. Baskılara, demokratik olmayan uygulamalara, düşük ücretlere duyulan gazap ve öfke, meyvenin/sistemin çürümesini de kapsamaktadır.
1929’a doğru, ABD’ye zaman yolculuğu yapalım isterseniz.1920’lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve istihdam oranı yüksekti. Ücretler fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Birçok insan hâlâ yoksuldu ancak halkın büyük çoğunluğu oldukça rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda az emek sarf ederek zengin olma isteği, spekülatif eğilim egemendi. Ellerinde neleri var neleri yoksa borsaya yatıranlar oldu. Kimileri evlerini ipotek etti, kimileri banka mevduatlarını çekti, kâğıda yatırdı. Parası yeterli gelmeyen, kredi ile kâğıt aldı. Küçük bir avans veriyorlar, taksitle ödemek kaydıyla kâğıt alıyorlardı. Aldıkları bu kâğıtları teminat gösterip yeniden borçlanabiliyorlardı. Ancak bu durum uzun sürmedi ve fırtına patlak verdi. John Kenneth Galbraith, 1929 Krizi’ni anlattığı kitabında şunları dile getiriyor: İnsanlar ellerindeki kâğıtları önceleri yavaş yavaş, sonra daha hızlı satmaya başladı. 21 Ekim 1929 Pazartesi günü sabahı yabancı yatırımcılar, Hollandalılar ve Almanlar, kâğıtlarını ellerinden çıkardılar. “Kükreyen ‘20’li Yılların” sonu, Büyük Çöküş’ün başlangıcı, Kara Perşembe’dir. New York Borsası 24 Ekim 1929 Perşembe günü dibe vurdu. İnsanlar kâğıtlarını satmaya çalıştıkça fiyatlar düştü. Günün sonunda borsa 4 milyar dolar kaybetmişti! Borsa çalışanları o gece sabahladılar, araya hafta sonu tatili girdi. Olup bitenin ciddiyeti ancak pazartesi sabahı anlaşılmaya başladı. 29 Ekim Pazartesi sabahı borsa açıldığından birkaç saat sonra fiyatlar bir yıl öncesinin kârını sıfırlayacak kadar düştü. New York Borsası’nın çöküşü insanları paniğe sürükledi. Binlerce insan; küçük tasarruf sahipleri, sıradan insanlar perişan oldu. Daha da kötüsü, topladıkları mevduatla borsaya giren bankalar da art arda batmaya başladı. 4000 banka, tasarruf sahipleri paralarını kurtarmak için birbirlerini çiğnerlerken battı. Birçok insanın mal varlığı bir anda sona ermişti! Bu insanlar açlığa sürüklendi; sebze ve meyve yetiştirip satarak yaşamaya çalıştılar. Piyasadaki para bir anda yok olduğu için insanlar ihtiyaçlarını karşılamada takas yoluna giderek çözüm aradılar. Pek çok insan maddi varlığıyla beraber sosyal konumunu ve ruh sağlığını da kaybetti. 1929 Ekonomik Krizi Amerikan halkını hem fiziksel hem de ruhsal olarak yaraladı. İşten atılma korkusu derin tedirginliğe neden olurken, işlerini kaybeden erkekler –tahminen 17 milyon aile reisi - bunalıma girdi. 1929-1939 yılları arasında çok sayıda intihar girişimi oldu. Binlerce insan kelimenin tam anlamıyla aç kaldı. Bulabildikleri arsalarda sebze yetiştirmeye, kırsal alanda toplandıkları böğürtlen, kuş üzümü gibi meyvelerle beslenmeye çalıştılar. Arazileri olanlar, “yardım bahçesi”/relief garden” diye adlandırdıkları sebze-meyve bahçeleri ektiler. Kimsede para olmadığı için ürünlerini yukarıda belirttiğimiz gibi başka ihtiyaç maddeleriyle takas ederek hayatta kalmaya çalıştılar. New York, tezgâhlarında elma, ayva gibi meyveler satan insanlarla doldu. Çocuklar kötü beslenme, ilaç eksikliği gibi riskler altında büyümeye çalıştılar. Birden fazla ailenin birlikte oturmak zorunda kaldıkları evler oluştu; gettolar meydana geldi. On yıl içinde Amerika’nın çehresi değişti.
Ve Büyük Çöküntü’yü izleyen insani trajediyi sanatçı duyarlılığıyla John Steinbeck 1939’da yayımlanan unutulmaz romanında yansıtıp dile getirdi; Gazap Üzümleri. On yıl içinde yaşanan toplumsal acıların izleri romanın kurgusunda, dokusunda yer etti. Tarım ürünü fiyatlarındaki %40-60’lık düşüş, önemli bir kısmı çiftçiler, küçük toprak sahipleri ve tarım işçilerinden oluşan kırsal bölge nüfusunu da kötü etkilemişti. Halkın durumu kentlerdekinden farklı değildi. Küçük toprak sahiplerinin bankalar ve tüccarlar tarafından aldatıldığı, insanların kuraklık, yoksulluk ve açlık yüzünden evlerini, topraklarını terk etmek zorunda kaldığı ve 1930’larda aşağı yukarı üç milyon insanın Kaliforniya’da yeni bir yaşama başlamak için göç ettiği o yıllarda, bir ailenin yavaş yavaş dağılması anlatılırken, her şeye karşın insanlardaki yardımlaşma ve dayanışma duygusunun altı çizilmektedir bu romanda. Hızlı bir sanayileşme süreci yaşayan Amerikan toplumunda, toprağa bağlı yaşayan bir ailenin toplumsal değişim karşısında acımasızca savruluşunu içimiz sızlayarak okuruz. Yazar, tüm zaafları, acımasızlığı, kabalığı, iyiliği, erdemi ve direngenliğiyle İNSAN gerçeğine odaklanmıştır.
John Steinbeck’in Amerikalı çiftçilerin göçünü ve uğradıkları büyük düş kırıklığını anlattığı romanı, bankadan kredi alan küçük çaptaki çiftçilerin, kredileri ödeyememeleri yüzünden topraklarından çıkarılmalarıyla başlıyor. Artık traktör vardır; bu ortakçıların emeğine ihtiyaç duyulmamaktadır. Buna karşılık, dağıtılan binlerce el ilanına göre, Kaliforniya’daki meyve bahçelerinde şeftali ve portakal toplayacak ucuz işçiye ihtiyaç vardır. Binlerce çiftçi ailesi, boş umutlarla göç ettirilir, amaç işe ihtiyacı olan birçok işçi olması nedeniyle daha az ücret vermektir. Yol boyunca umuda göç eden aileler vardır. Eski püskü arabalar değerinin çok üstünde satılır, insanlar, sefil ve perişan kamplarda gecelemek ve yaşamak zorunda kalırlar. Bir yol hikâyesidir Gazap Üzümleri; daha doğrusu ekonomik temelli bir göç olgusunun hikâyesi. Oklahoma’dan Kaliforniya’ya uzun ve zorlu bir yolculuk vardır önlerinde, çiftçi Joad ailesinin. Eski bir kamyonetle, bazen hüzünlü, bazen acılı, bazen öfkeli; hep zorlu bir yolculukla; ama umutla ve dirençle yol alırlar.
Romanda başkişinin tek tek insanlar yerine “bir felaket”, “bir ekonomik kriz” olduğu, çarpıcı bir şekilde duyumsatılır. Yazar, roman adını metaforik olarak kullanırken, ayrıca romanın hemen başlarında başka bir metafora da yer verir. Küçük bir kaplumbağayı anlatır. Roman kişisi Tom Joad yoldan geçen bir kamyonun tekerleklerinin fırlatıp attığı bir kaplumbağa görür. Kaplumbağa bazen ters döner, havada kalan ayaklarını can çekişircesine sallar, sonra düzelir, yavaş yavaş yoluna devam eder. Bu durum defalarca tekrarlanır. Kabuğuna yulaf ve arpa tohumları gömülmüş kaplumbağa, tekrar ayakları üzerine gelmeye çalışırken, bu tohumlardan bazılarını yere bırakır. Tom, kaplumbağayı yanına alır. Hayvanın kabuğunda, başka bir yerde toprağa düşecek tohumlar da vardır. Mücadele ve yeniden doğuşun simgesel anlatımıdır bu. Bir canlının hayatta kalma çabası, Amerika’daki binlerce insanın dramını anlatır; romanın ana olayını haber verir. Daha sonraki bölümlerde, sefalet içindeki insanların hayatlarının nasıl ters yüz olacağı, çaresizlikleri, hayatta kalma çabaları görüldükçe küçük kaplumbağa hatırlanacaktır. Bu sinematografik ayrıntı, Steinbeck’in kurgu ve roman tekniğinin de bir özelliğidir.
Ailede en güçlü insan annedir. Anne, kendi ailesinin dağılmaması için elinden geleni yapmaktadır. Ancak ne yazık ki ailenin iki yaşlısı (büyükanne ve büyükbaba) zorlu yol koşullarında ölür. Çocuklar da buldukları işlere göre oradan oraya savrulurlar. Yine de ayakta kalmak, zor koşullara direnmek durumundadırlar. Yollar, kamplar yaşamın ta kendisidir: ölümler olduğu kadar, kavgalar da olur, aşklar, eğlenceler ve danslar bile... Sel felaketi ve bir de doğum! Rose Sharon vagonda çocuğunu doğurur. Bebek ne yazık ki ölü doğmuştur. Taşan sular vagona doğru yükselirken Baba ve Anne Joad, Rose Sharon’u kuru bir samanlığa götürürler. Orada yaşlı bir çiftçinin açlıktan ölmek üzere olduğunu görürler. Bu adamın yanına yatan Rose Sharon süt dolu göğüslerini hastaya uzatarak ona süt vermeye çalışır. Onu ölümden kurtarır. Romanı okuyanlar açısından sonuç kısmı kelimenin tam anlamıyla sarsıcıdır.
Bu sahne 1940 yılında filme alınan Gazap Üzümleri’nde yer almaz. Ancak Gazap Üzümleri filmi başarılı bir edebiyat uyarlaması olarak sinema tarihi içindeki yerini alır. John Ford’un yönettiği bu destansı film, oyuncuların başarısı ile de etkileyicidir. Tom Joad rolünde Henry Fonda vardır ve yaşamının en iyi performansını göstermiştir denebilir. Film eleştirmenlerine göre ışığın ve derinliğin olağanüstü kullanıldığı çekimleriyle siyah beyaz filmlerin teknik açıdan en başarılı olanlarından sayılmaktadır. Oğul Tom, filmin sonunda annesine vedasında şöyle konuşur: “Gece karanlıkta ortalıklarda olacağım anne. Bakabileceğin her yerde olacağım. Aç insanların karnını sayesinde doyuracağı bir kavga varsa, ben orada olacağım. Nerede polis birini dövse ben orada olacağım. İnsanların çaresizlikten çılgına dönüp haykırışında ben olacağım. Bebelerin açken akşam yemeğinin hazır olduğunu bilip gülüşlerinde ben olacağım. Ve insanlar kendi yetiştirdiklerini yiyip, kendi yaptıkları evlerde yaşadıkları zaman, ben orada da olacağım.”
Gazap Üzümleri romanıyla yazar John Steinbeck Pulitzer Ödülünü almaya hak kazandı. Filminin de zamanında iki tane Oscar aldığı belirtilmektedir. Söylemeden geçemeyeceğimiz bir konu daha var; dünyanın en büyük yayınevlerinden Random Hause’un, okur, yazar ve edebiyat tarihçilerinin katılımıyla belirlediği İngilizce olarak yazılan Yüzyılın En İyi Yüz Romanı arasında 10. sırada Gazap Üzümleri yer alıyor... Türkiye’de de yankılar yaratan bu yapıt 1996 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçıları tarafından başarıyla tiyatroya uyarlandı.
Dileriz, yeryüzünde yazarların, Gazap Üzümleri benzeri sosyoekonomik krizlerin anlatıldığı trajedileri değil; insani değerlerin, demokrasinin, barışın ve refahın yaşandığı daha güzel bir dünyanın hikâyelerini, romanlarını yazacağı günler yakın olsun...