|
|
Le Monde Diplomatique’in iki numaralı ismi Alain Gresh Türkiye’deki laiklik anlayışı için ‘otoriter’ diyor ve ekliyor: Bu bizim Fransa’da laiklikten anladığımız şey değil.
|
Üçüncü sayısı haftaya pazartesi çıkacak Taraf Le Monde Diplomatique’in basımını engellemeye çalışan eski yayıncının başlattığı tek taraflı savaş dün sonuçlandı. Konuya ilişkin Le Monde ve Le Monde Diplomatique’in de devreye girmesiyle birlikte aslında bir fıkra kadar komik ama elbette sinir bozucu sürecin sonunda Taraf, Le Monde Diplomatique’i okurlarına her ay düzenli vermeye devam edecek. İşte bu vesileyle bize “canlı” destek olmaya gelen Le Monde Diplomatique’in ikinci adamı Alain Gresh’le Türkiye üzerine bir söyleşi yaptık. Bir Ortadoğu uzmanı olan Gresh’in özellikle İslam ve Filistin meselesine ilişkin kitapları ve sayısız makalesi var.
Geçen kasım ayında Fransa’da bir tartışma başladı, daha doğrusu göç ve entegrasyondan sorumlu Bakan Eric Besson tarafından başlatıldı. Büyük bir Müslüman nüfusa sahip Fransa’da ulusal kimlik tartışması yapılmasını nasıl yorumluyorsunuz?
Bir kere bu, seçim kaygısıyla başlatılmış bir tartışma. Bunu yalnızca gelecek hafta yapılacak bölgesel seçimler için söylemiyorum. Bu diğer yandan da seçmenin dikkatini, ekonomik ve sosyal kriz gibi gerçek sorunlardan uzaklaştırmak için yapılmış bir manevra. Bu tartışmanın sonucunda Müslümanlar birer düşman gibi algılandı ve ulusal kimlik onlara karşı kurulmaya çalışıldı. Hiçbir yararı olmayan, son derece tuzaklı bir tartışmaydı.
Bakanlığın internette açtığı forumdaki yorumlar da son derece şaşırtıcıydı. “Eskiden Fransa’nın sömürgeleri vardı, şimdi kendisi bir sömürge haline geldi” ya da “Ulusal kimliğimiz Paris’in ortasında bir cami değil, bir katedraldir” yazanlar bile oldu.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Müslümanların ve İslam’ın yalnız Fransa’da değil, tüm Batı Avrupa toplumlarındaki yeri. Tam da bu temelin üzerinde yabancı düşmanlığı hareketleri gelişiyor. Bir kriz dönemindeyiz. İnsanlar korkuyor, işsizlikten korkuyor, komşusundan korkuyor. Yani insanların karşısında bir düşman figürünün olması hem kimliği sağlamlaştırmak için kullanılıyor, hem de işsizliğin hükümetlerin politikalarının bir sonucu değil, yabancı işçilerin gelip yerli işçilerin yerini almasının bir sonucu olarak gösterilmesine yardımcı oluyor. 30’lu yıllarda değiliz elbette ama durum benzer. Ciddi bir ekonomik kriz var. Ve bu yabancı düşmanlığını körüklüyor. Bu noktada sağ ve sol hükümetler arasında da bir fark yok.
Sosyalist Parti Başkanı Martine Aubry bu tartışmanın utanç verici olduğunu söylemişti.
Evet haklı ama İslam’a duyulan korku tüm siyasi partilerde mevcut, buna Sosyalist Parti de dahil.
Sonuç ne oldu peki?
Haberin devamını okumak için tıklayın.