|
|
ENVER GÜLŞEN * / Sivas Katliamı bildirisini hazırlayan Müslüman kimlikli kadınların vicdanına küfür edenden tutun da, bildirinin zulmü örtme amacıyla hazırlandığını iddia edecek kadar hoyrat tepkiler söz konusuydu.
|
Sivas Katliamı’nın yıldönümünde, aralarında Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Mualla Kavuncu, Özlem Yağız, Cemile Bayraktar, Funda Tuğrul gibi Müslüman kimlikleriyle bilinen bir grup kadın bir bildiri yayımladı. Bildiriye her kesimden gelen tepkiler, bu ülkenin kangrenleşmiş sorunlarının neden bir türlü çözülemediğini göstermesi açısından üzerinde konuşulmaya değer.
Bildiri metni kısa ve vicdan diliyle yazıldığı açık şekilde belli olacak kadar netti. Ama gelen tepkiler o kadar kısa ve net olmadı. Kimi sosyal iletişim ağlarında bildiriye ve bildiriyi hazırlayanlara yapılan saldırılar, bildirinin dilini eleştirmenin çok ötesine taşıyordu. Bildiriyi hazırlayanların vicdanına küfür edenlerden tutun da, böyle bir bildirinin zulmü örtme amacıyla hazırlanmış olduğunu dile getirenlere kadar, iyi niyetli vicdan dilini koparıp atacak kadar hoyrat tepkiler söz konusuydu. Neydi bu tepkilere sebep olan? Bildirinin dilinde gerçekten böyle tepkileri hak edecek sorunlar var mıydı? Bütün bu sorulara cevap vermeye geçmeden önce, Alevi sorunu hakkında, bildiriyi hazırlayanlarla büyük oranda ortak olduğunu zannettiğim fikirlerimi iletmek isterim.
Alevi sorununa kısa bir bakış
Alevi sorunu da bütün kimlik sorunları gibi bir tanımlanma sorunudur. Modernizmin en büyük saplantılarından olan tanımlama, tanımlayana tanımlananın haklarını belirleme yetkisi verdiği için, sadece basit bir anlama girişimi olarak kalmaz, despotizme ve biçimlendirmeye de zemin hazırlar. Tanımlayan, tanımladığı şey hakkındaki yargılarını norm hale getirip dayatır ve tanımlananı belirli bir kalıp içerisine sokmaya çalışır.
Hâlbuki Aleviliğin ne olduğu hakkında normlar üretme ve bu normlardan hareketle bir düzenleme yaratacak şekilde tanımlama yapma hakkını ne Sünnîler, ne de devlet kendinde bulamaz. Alevilik ister bir din, ister bir mezhep, ister bir tarikat olsun; buna karar verecek olan, ya da belki de hiç de karar verilmemesi gereken şeyin tartışmasını yapacak olanlar yine bizatihi Alevilerdir. Tanımlayıcı modern toplumlarda genellikle devlet olduğu için, bu tanımlamanın devlet nezdinde önemi biraz daha artıyor. Devlet, tanımladığı toplumla ilişkilerini, kendi tanımlarından hareketle kuruyor. Dolayısıyla tanımlanma sorunu Aleviler kadar Sünnîlerin de en önemli sorunu olarak dikkat çekiyor.
Alevilerin Diyanet içinde temsili noktasında da benzer şeyler söylenebilir. Diyanet İşleri nasıl ki Sünnîler için tanımlayıcı bir kurum işlevi görüyorsa, böyle bir kurumun Aleviler için olan bir versiyonu da benzer bir işlev görecektir. Ancak Aleviler tarafından Alevilikle ilgili kurumsal bir talep oluyorsa, bunun Diyanet benzeri bir kuruluşla karşılanması ve aynen camilerin olduğu gibi cemevlerinin de devlet tarafından tanınan kolaylıklardan yararlandırılması hakkaniyet açısından gereklidir. Ancak ideal olanın hem Sünnî, hem de Alevi ibadethanelerinin devlet kontrol ve desteğinden çıkıp tamamıyla cemaatlere devredilmesidir. Bu noktada devletin cemevlerini ibadethane olarak tanıyıp tanımaması bir anlam ifade etmemelidir.
Haberin devamını okumak için tıklayın.