|
|
SAFÂ MÜRSEL * / Yurttaş iradesini belirleyici düzeye çıkarma mücadelemizin en az yüz yıllık geçmişi var. Geçici bazı dönemler hariç tutulursa, bu bir asırda, hukuku üstün kılmada çok başarılı olduğumuz söylenemez.
|
Türkiye, düşük profilli demokrasi çıtasını yükseltmek için yeni bir hamleye hazırlanıyor. Yurttaşların devlet karşısındaki vatandaşlık statüsüne nicelik ve nitelik olarak yeni katkılar yapması beklenen 26 maddelik Anayasa değişiklik paketi, 12 Eylül’de referanduma gidiyor. Bir akıl tutulması yaşamaz isek, vesayetçi statüyü sarsabiliriz.
Referandum sürecinde, çağdaş İslam düşüncesinin muktedir temsilcisi Bediüzzaman Said Nursi’nin, “Mademki Meşrutiyette hakimiyet millettedir, Mevcudiyet-i milleti göstermek lazımdır” dediği demokratik bir görevle karşı karşıyayız. Onun Meşrutiyet döneminde seslendirdiği ve hep takipçisi olduğu milli irade tecellisi, referandum oylamasında, bir yurttaş sorumluluğu olarak önümüzde duruyor.
Referanduma sunulan paketin yeterliliği veya yetersizliği üzerinde çok şey söylenebilir. Bu mazeret, bir inadın bahanesi olmamalıdır. Bugünün reel politiği, ‘muhali talep etmek’ değildir, mevcudu kısmen iyileştiren paketin kabul edilmesidir.
Toplumlar dinamik organizmalardır. İhtiyaçlar arttıkça yeni düzenlemeler gerekecektir. Toplum olarak elimizdeki anayasa ile bu gerçeği yaşaya geldik ve yaşamaya devam ediyoruz. On yedi defada seksen maddesini değiştirdiğimiz bir anayasayı, bu gün yeni bir revizyondan geçireceğiz. Keşke, baştan sona yenilenmiş bir anayasayı oyluyor olsa idik... Bugün için mümkün görünmüyor. O halde ‘Bir şey tamamen elde edilemezse, tamamen terk edilmez’ ilkesi ışığında, yapılan değişikliklere hayır deme lüksümüz yoktur. Bugünün ihtiyacı ve gerçeği, anayasa değişikliğini hayata geçirebilmektir.
Bediüzzaman, 1908 -1960 yılları arasında insan hakları mücadelesinin hep odağında yer aldı. Kişilik ve eserleri baskı altına alınmak istendiğinde, bedeli ne olursa olsun, “ben hak ve hukukumu hiçbir keyfi kanunla tahdit ettirmem” diyebildi. Kamu gücünü kullananlar başta olmak üzere, herkesin hukuka ve insan haklarına saygılı olmasını istedi. Muhalif-muvafık herkesle insan haklarını gözeten bir münasebet anlayışını benimsedi. Hatta kendisine hukuk dışı uygulamaları yapan tek parti iktidarının mensuplarını kazanmanın ve onları baskıcı politikalardan uzak tutmanın arayışı içinde oldu. Onlara, insan haklarına saygılı olmalarını, milletin inanç ve değerleriyle barışmalarını telkin etti. Bu amaçla insani ve medeni ilişki kapısını hep açık tuttu. CHP Genel Sekreteri Hilmi Uran’a, 1946’da yazdığı mektupta, partisinin geçmiş yirmi yılda yaşattığı sıkıntıya rağmen düşmanlık duygusu içinde olmadığını, hatta kendisiyle ‘dost ol’ma arzusunu dile getirdi. CHP’nin inançlara saygılı olmasını, ‘milliyetperverlik ve hamiyetperverliğin’ gereği olarak talep etti. Yanlışlarını eleştirmekten geri kalmadı, fakat onları, dışlamak gibi duygusal, tepkici ve kavgacı bir yol izlemedi.
Demokratlar 1950’de iktidara geldiğinde, aşırı sol düşüncelerin de kolayca ifade ve propaganda edilebildiği bir ortam doğmuştu. Bu durum DP iktidarını rahatsız etti. Tedbir aramaya yöneltti. Hükümet, 1951 yılının aralık ayında Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddelerindeki şiddet unsurunu kaldırdı, Marksist ve sınıf çatışmasına dayalı fikirlerin propagandasını cezalandıran, yani düşünceyi suç sayan bir düzenleme yaptı.
Haberin devamını okumak için tıklayın.