1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
Reklam | Künye | İşbirliği | İletişim 03 Eylül 2010 Cuma 06:35
Haber Ara :
Taraf Gazetesi
Sitemiz saat 13:00'dan sonra güncellenmektedir.
Anasayfa Ekonomi Politika Güncel Dünya Spor Yaşam Bilim ve Teknoloji Kültür ve Sanat Eğitim E-Gazete Yazı Dizisi Her Taraf Yazarlar  

Sivil darbe mi, yeni bir cumhuriyet mi - Taraf/herTaraf - Istanbul - 26.01.2009

Sivil darbe mi, yeni bir cumhuriyet mi   GÜRBÜZ ÖZALTINLI* / Çok sert ve derin bir iktidar mücadelesi içinden geçiyoruz. Yaşananlar, kimilerimizin beklediği gibi bu sürecin pek de döndürülebilir olmadığını düşündürtüyor. Ali Bayramoğlu'nun geçenlerde yazısında kullandığı oldukça iddialı, yaratıcı kavrama başvurursak, gerçekten “kurucu yıllardan” geçiyoruz gibi gözüküyor

Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült


Çok sert ve derin bir iktidar mücadelesi içinden geçiyoruz. Yaşananlar, kimilerimizin beklediği gibi bu sürecin pek de döndürülebilir olmadığını düşündürtüyor. Ali Bayramoğlu'nun geçenlerde yazısında kullandığı oldukça iddialı, yaratıcı kavrama başvurursak, gerçekten “kurucu yıllardan” geçiyoruz gibi gözüküyor. Söz konusu olan, tarih boyunca şekillenmiş topyekûn iktidar sistemidir. Bu ülkede, zır cahil olmayan her yurttaş ikili bir iktidar yapısının hüküm sürdüğünün farkındadır. Kimimiz sezgimizle, kimimiz aklımızla, kimimiz bilgimizle bu gerçekle tanışmışızdır.

Tartışmalar, bu durumun var olup olmadığı üzerinden değil, istenilir bir durum olup olmadığı üzerinden yol alır. Bu iki iktidar yapısının birbiri içine geçen alanlarını, ayrıldıkları sınırları statik olarak tanımlamak pek mümkün değildir. Ancak merkezlerini belirlemek konusunda güvenilir açık verilere sahibiz. Bunlardan ilki (bunu asli iktidar olarak niteleyebiliriz) güvenlik bürokrasisidir ve merkezinde ordu yer alır. Diğeri (tali olanı) parlamento kaynaklı hükümettir. İkinci savaştan sonra oluşan bu ikili yapı ülkenin bugüne kadar tüm siyasal tarihini belirlemiştir. Her biri kendi içinde ayrı ayrı değerlendirmeyi hak eden dört siyasal kriz sürecinde asli iktidar son sözü söylemiş ve tali iktidarı tasfiye etmiştir. Bu dönemlerin ne kadar ağır acılara yol açtığını, insan yaşamının ve saygınlığının nasıl yok sayıldığını biliyoruz. Ancak, iç ve dış koşullar, partiler eliyle yürütülen siyasi rekabet ve toplumsal onay mekanizmalarıyla oluşan parlamenter bir hükümet olmaksızın, çıplak otoriter bürokratik bir rejimi olanaksız kıldığı için her seferinde tali iktidar alanı yeniden kendine yer bulabilmiş ve ikili yapı yeniden oluşabilmiştir. Bu çok önemlidir ve bu ülkenin yakın siyasal tarihini, bütün bir Latin Amerika coğrafyasının, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi Avrupa ülkelerinin kaderinden ayıran özgünlüğüne işaret eder. Bilindiği gibi, sayılan bu ülkelerde (bizim ülkemizde ikili iktidarın varlığı yıllarında) askeri diktatörlükler hüküm sürmüştür ve iktidar gücü rekabetsiz olarak tek elde toplanmıştır.

FARKLI COĞRAFYALARIN DEMOKRASİLERİ


Bu farklılığın önemli sonuçları vardır. Yukarıda anılan askeri diktatörlükler soğuk savaşın uygun uluslararası politik ikliminde uzun yıllar toplumlarını açık bir şiddete, boğucu baskıya dayanarak yönetmişler ancak bu yönetim sürecinde tüm meşruiyetlerini yitirmişlerdir. Temel ideolojik malzemeleri anti-komünizmden oluşan bu cuntalar (Avrupa'da erken dönemde) soğuk savaşın bitişiyle oluşan yeni dünyada arkalarında derin bir nefret ve sayısız suç bırakarak çözülmüşlerdir. Yeni rejimlerin bir köşesinden tutunup söz sahibi olabilecek takatleri kalmamıştır. Son günlerde Yunanistan'da gelişen ve barışçı olma sınırını hayli zorlayan protesto eylemlerini hatırlamak uygun olur. Yorumcular, cuntanın tasfiyesi sürecinde oluşan “kutsal protesto” bilincinin, devletin meşru müdahale sınırlarını bile toplumun reddediyor olmasının etkilerinden söz ettiler. O cuntalar arkalarında böyle toplumlar bırakarak gittiler.

Oysa bizde durum farklıdır. Ordu, modernliğin kurucusu ve taşıyıcısı olarak yarattığı itme ve çekme kudretinden yararlanarak oluşturduğu siyasal meşruiyeti hiçbir zaman sayılan ülkelerde olduğu kadar derin kaybetmemiştir. Bunun cevabı işte bu ikili iktidar sisteminde yatar.

Öncelikle kurucu iktidar kurumu olmanın sağladığı tarihsel üstünlükten ve ordu olmanın yapısal özelliklerinden yararlanarak sivil etkilere sıkı sıkıya kapalı bir iç dünya kurmayı başarmıştır. Aşırılaştırılmış bir misyon duygusuna eşlik eden ideolojik türdeşlik silah gücüyle birleştiğinde ortaya aşılamaz bir siyasi güç çıkmıştır. Bu siyasi güç, sivil desteklerle birlikte her dönem kendi kabullerini topluma aktarabilecek devletin ideoloji üreten kurumlarını, medyayı denetleme olanağını elinde tutmuştur. Kuşakların yetiştiği resmi eğitimin tüm çerçevesi, temel şablonları bu siyasi güç eliyle biçimlendirilmiştir. Bugün okumuş kentli sınıfların kafasında derin yer bırakan ilerici-gerici şablonu, dış dünyanın tamamına ve içeride Türk olmayanlara karşı kuşkuyla bakan Türklük aidiyeti, hiçbir ciddiyeti olmayan temel tarih bilgilerinin yaygın kabulü bu tedrisatın başarısına işaret eder.

İşte, anketlerin en saygın ve güvenilir kurum olma birinciliğini kimseye kaptırmamasının ardında bu sihirli formül yatmaktadır: İdeoloji üreten yapılar üzerindeki kesif hakimiyet ve yönetme gücünü arkasına gizlediği ve kısmen paylaştığı parlamenter hükümetin varlığı.

Şimdi toz duman içinde çatırdayan işte tam da bu modelin kendisidir. Fakat yeni olan durum bu modelin krize girmiş olması değildir. Yeni olan durum, bu krizin bugüne kadar olduğundan farklı olarak asli iktidarın alanını daraltan bir çözüm sürecine girmiş olduğudur. Çünkü biz tarihimiz boyunca modelin her krizinde tali iktidarın tasfiyesine tanık olmuştuk.

Bu değişiklik nasıl oldu? Bu elbette biraz spekülatif bir tartışma alanı açıyor. Bazı varsayımları ifade edebiliriz. Örneğin, belli ki ulusal ve uluslararası koşullar ülkenin bu ikili yapısını artık taşıyamaz bir dönemece geldi diyebiliriz. Asıl spekülasyon alanına buradan sonra giriyoruz. İki temel süreç üzerine akıl yürütelim: Birincisi başta ABD olmak üzere batı dünyasının önemli aktörleri Türkiye’nin AB ile yakın ve istikrarlı bir pozisyon kurması üzerine strateji geliştirdi. Bu seçim, Türkiye’nin demokratik normlara zorlanması ve en azından tali iktidarla asli iktidarın yer değiştirmesinden başka anlam taşımaz ve tüm ilgili aktörler bu perspektifi doğru okurlar. Zaten doğru okumuşlardır ve hemen asli iktidar alanından belirgin bir direnç başlamıştır AB politikalarına karşı. Ve elbette zaman içinde anlıyoruz ki asli iktidar alanı da bu konuda homojen değildir ve değişimi onaylayan hatta arzulayan bir damar orada da mevcuttur (Hilmi Özkök herhalde yalnız değildi). İkinci can alıcı nokta Türkiye’nin bu yöne itilmeye başladığı momentte iki iktidar alanını paylaşan aktörlerin birbirlerine karşın tarihsel ideolojik-politik konumlanışıdır diyebilir miyiz? Bu iki alanın söz sahibi aktörlerinin toplumsal meşruiyetlerini kurdukları zihniyetlere baktığımızda çok gerilimli olduğunu görürüz. Her iki taraf da toplumdaki temsillerini, diğerini “tehlikeli” bulma üzerine inşa etmişlerdir. Burada, giderilmesi zor bir meşruiyet karşıtlığı söz konusudur. Dikkat edilmesi gereken kilit kavram “meşruiyet inşası” kavramıdır. Yani, karşılıklı siyaset üreten kadroların öznel duygularından, kişisel hırs ya da hınçlarından söz etmiyoruz. Onlara temsil kabiliyeti veren, politik güç olmalarının ardında yatan değerlerden söz ediyoruz. Ve bu bağlamda bütün bir ülkenin siyasi tarihinden söz ediyoruz. İşte bu iki koşulun kesişme noktası derin bir rota kaymasını kışkırtmış olabilir. Bu noktada asli iktidar yapısı içinden etkili bir kliğin tarihsel modeli radikal biçimde aşan yeni bir strateji geliştirmeye yönelmiş olma ihtimali akla yatkın geliyor. Bu yeni model iktidarın kalıcı olarak tek elde toplanmasını esas alan bir model olabilir. Çünkü gelinen tarihsel noktada 28 Şubat sonrası deneyim de göstermektedir ki tali iktidar yapısını geçici hamlelerle zayıflatmanın imkânı kalmamıştır. Eskisi bin bir operasyonla gönderilmekte ama model aynı kaldıkça yenisi ilk seçimlerde daha güçlenerek gelmektedir. Öyleyse geriye anakronik Latin Amerika modelinden başka seçenek kalmamıştır.

İKTİDARIN KORKUTUCULUĞU


Gelinecek ama artık gidilmeyecektir. Avrasyacı politik öneriler bu zeminde daha anlaşılır olmaktadır. Batı dünyasının onayı alınarak, orada kalınarak bu modeli gerçekleştirmek olanaksızdır. O halde bu modele hiçbir itirazı olmayacak uluslararası ittifaklar alanına rotayı kırmak başarının temel koşuludur.

Ancak son birkaç yılda yaşadıklarımız bu stratejinin gerçekçilikten ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Öncelikle, kurumun kendi içinde darbeye ciddi bir itiraz olduğunu darbe günlüklerinden öğreniyoruz. Çeşitli kademelerle yapılan nabız yoklamasında iktidara ilişkin endişe ve eleştiriler yaygın olarak kabul görürken açık müdahaleye destek olmadığı anlaşılmış. Komuta kademesinde de itiraz var. Ancak buna rağmen belli dar bir çekirdeğin inatla yoluna devam ettiğini düşünebiliriz. Bu noktada, özellikle Kürt savaşında iyice kirli işlere batmış yüksek operasyonel kabiliyete ve yaygın ilişkiler ağına ulaşmış para-militer yapının imkânlarının harekete geçirildiği anlaşılıyor. Provakatif suikastlar, sabotajlar devreye sokulurken diğer yandan hükümet karşıtı psikolojik savaş unsurları maksimum kullanılmaya başlanmış.

Yürütülen ideolojik kampanyanın bu derin cuntaya olağanüstü bir etkinlik kazandırdığı söylenebilir. Psikolojik savaşın Cumhuriyet-Şeriat ikilemi üzerine kurulabilmiş olması, bir darbe hattında kolayca etki altına alınamayacak bürokratik, toplumsal kesimlerden yaygın destek alınabilmesine imkân tanımıştır. Bu o kadar kritik bir yarılma zeminidir ki, kendini solda gören kentli orta sınıflardan alevi cemaatlere, Üniversite elitinden hukuk bürokrasisine kadar yayılan geniş bir yelpazeyi, ne pahasına olursa olsun hükümetin uzaklaştırılmasına onay veren bir psikolojiye kazanma fırsatı sunmaktadır. Mitingleri hatırlamak gerekir. 367 tartışması, muhalefet partisinin izlediği siyaset, 27 Nisan bildirisi ve Anayasa Mahkemesi kararı bütünüyle hukukun ezilip geçildiği bir müdahale sürecinden başka bir şey değildir. Bu süreçte rol alan unsurlara bakıldığında cuntanın siyasal etkinliğinin nerelere yayılabildiği açıkça gözükür. Bu gün hukuk adına söz alan baroların, medyanın, o gün bu sürece destek verdiğini biliyoruz. Fakat geçen bunca zamandan sonra, sisler biraz dağılınca sözünü ettiğimiz kararlı inatçı dar yapının da sürece egemen olamadığını söyleyebiliyoruz.

SORUN AKP'NİN RAKİPSİZLİĞİNDE


Sözün burasında, Ergenekon soruşturmasının önünü tıkamaya varlığını adamış çevrelerden gelen temel argümanı hatırlamakta yarar var. Deniliyor ki, bu operasyonlar AKP’nin siyasi karşıtlarını yıldırma stratejisidir, bu bir sivil darbedir. Burada yukarıda çizmeye çalıştığımız cuntacı girişimin örtük bir itirafı kokusunu almıyor musunuz? AKP’nin Anayasal düzen içinde yasal siyasi partilerin rekabetine dayalı seçimlerle oluşan iktidar söz konusu olduğunda ciddi bir rakibi var mı? Anayasal güvenceye alınmış siyasal haklarını kullanarak iktidar mücadelesi yürüten legal partilerden AKP karşısında seçim kazanma ihtimali olan bir parti mevcut mu? Peki, soruşturmaya uğrayan “saygın” insanların politik hasım olarak AKP’ye tehdit oluşturma yetenekleri nereden geliyor da AKP gerilimleri göze alarak onları “yıldırmaya” çalışıyor? Bunlar becerebildikleri en kitlesel yasal çıkışları yaptılar Cumhuriyet mitingleriyle, 22 Temmuz seçimlerinin sonuçları ortada. Sorun AKP karşıtı “saygın” insanların legaliteyle yetinemiyor olmasında mı acaba?

Tarih, asli iktidar odağına geri çekilmesini söyledi. Bir kısmı bunu gördü ve bin bir maharetle ince dengeleri kollayarak belki de bilemediğimiz med-cezirlerle yeni bir hat üzerine çekildi. Bir kısım kadro tarihi ciddiye almadı, hayalci radikalizminin altında kaldı. AKP’nin kapatılması davasında verilen Anayasa Mahkemesi kararını bir de bu gözle okumakta yarar vardır. Elbette süreç bitmiş değil. Bu gün dokunulmaz zannedilen “saygın” insanların durumunu gören birçok insan buna inanmakta güçlük çekiyor. Oysa asıl inanılmaz olan, Türkiye’de eski model çözülürken bu günün dünyasında açık, kalıcı bir darbeyi gerçekleştirerek batı dünyasından kopma projesidir. Şaşırtıcı olan Ergenekon’un çözülmesi değil, buna şaşıran ve hâlâ avukatlıkta direnenlerin varlığıdır. Ama onların da bir bildiği olmalı.

*Ankara Barosu Felsefe Klubü Başkanı-Avukat / ozaltinli@gmail.com

Share/Save/Bookmark Yazı boyutunu küçült Yazı boyutunu büyült

Diğer haberler:
 
Diğer Her Taraf Haberleri:
  Biz yaşadık, gelecek nesiller yaşamasın diye
  Neye ‘Evet’ diyeceksiniz
  Risale-i Nur bağlamında Anayasa değişikliği
  Referandum metni ne diyor, söylemleri ne diyor
  Halk 12 Eylül’de neyi oylayacak
  VESAYETE HAYIR DEMOKRATİK DEĞİŞİME EVET
  Paket ‘kamu çalışanına’ grev yasağı getirmiyor
  BM sadece ‘başörtüsü yasağı’ndan bahsetmedi

 BUGÜNKÜ YAZARLAR
KUM SAATİ
Ahmet Altan - 02.09.2010
Başörtüsü
OKUMA NOTLARI
Halil Berktay - 02.09.2010
[Kölelikten Türklüğe]
ARADA
Markar Esayan - 02.09.2010
Bu saklambaçta ebe nerede
NEDEN OLMASIN
Nabi Yağcı - 02.09.2010
Fötr ve kasket
MANİFESTOM
Yıldıray Oğur - 02.09.2010
Öcalan Suriye’den nasıl çıkarıldı -1
SİVİLAY ABLA
Dr. Sivilay Genç - 02.09.2010
EVET oyu AKP ilişkisi
YENİ AVRUPA
Sezin Öney - 02.09.2010
Sürgün
MEO VOTO
Mithat Sancar - 02.09.2010
Barışın dili
ARAYIŞ
Erol Katırcıoğlu - 02.09.2010
Biz burnumuzu sokacağız, bilesiniz
EŞİKTEN EŞİĞE
Fikret Doğan - 02.09.2010
Futbolcular ve fahişeler
ÇAYLAK RAPORU
Uğur Karakullukçu - 02.09.2010
Kendi ligine yabancılar
Anasayfa | Ekonomi | Politika | Güncel | Dünya | Spor | Sağlık | Yaşam | Bilim ve Teknoloji | Kültür ve Sanat | Eğitim | Yazı Dizisi | Her Taraf | Yazarlar
Reklam | Yazarlar | Künye | Haberler RSS | Yazarlar RSS | E-Gazete

Haber: Sivil darbe mi, yeni bir cumhuriyet mi
03.09.2010 06:35:57