|
|
Safari tüm doğa tutkunları için maceraya karşı konulmaz bir çağrıdır. Kenya ve Tanzanya’daki milli parklarda bu beklentiyi fazlasıyla karşılayan, egzotik savanada hayvanlar âlemine yolculuk yaptık
|
KENYA VE TANZANYA’DA SAFARİ - 1
Başka diyarlara merakımı çocukluğumda ilk uyandıran Faik Sabri Duran’ın kitapları olmuştu. Genç cumhuriyetin bu öncü coğrafyacısının o zamanki ilköğretim coğrafya derslerinin demirbaş kırmızı kapaklı ‘Büyük Atlas’ı dünyayı tanımanın tek başvuru kaynağıydı. Ama atlasdaki haritalar asıl Duran’ın ‘İnsanlar Âlemi’, ‘Kâşifler Alemi’, ‘Hayvanlar Âlemi’ başlıklı serisi ile canlanırdı. Farklı insanlar ve diğer canlılarla ilk defa bu düşük kalite baskılı, tabii ki siyah beyaz ama bol resimli kitaplar tanıştırırdı sizi. Birinde insanların ve yaşamlarının çeşitliliğinin, değişik ırkların, garip adetlerin dünyasına girerdiniz. Diğerinde çeşitli hayvan türlerinin renkli dünyasının kapısını aralardınız.
Sanırım National Geographic’in uğramadığı, zaten yurtdışından dergi, kitap gelmesinin söz konusu olmadığı, hatta iç yayın hayatının pek kavruk olduğu o savaş sonrası yıllarında benim neslim Faik Sabri Duran’a çok şey borçludur. Her halü karda bir yandan seyahat merakımın doğuşunda diğer yandan özellikle egzotik diyarların hayvanlarına ilgi duymamda Faik Sabri’nin rolü olduğundan benim hiç şüphem yok.
O zamanlar tabii ki ilgi listemin başında Afrika ve bu kıtanın vahşi hayvan türleri gelirdi. Duran’ın ‘Hayvanlar Âlemi’nin en çok yıpranan yaprakları aslanlı, filli, leoparlı, zürafalı, maymunlu sayfalarıydı.
Kenya ve safari ile ilk tanışma
Yıllar sonra 1971’de Kenya’nın başkenti Nairobi’de toplanan ilk Birleşmiş Milletler Tabii Kaynaklar Konferansına Türkiye’yi temsilen katılmakla görevlendirildiğimde bayağı sevindim. Belki de ‘Hayvanlar Alemi’nin baş aktörlerini doğal ortamlarında izleme olanağı bulacaktım. Zira o zamanlarda bile Kenya ile ‘safari’ özdeşleşmişti. Hollywood’un ‘Tarzan’ serisi yanında bu ülkede çevrilen yırtıcı hayvanlı macera filimleri pek revaçtaydı. William Holden’in Kenya av rezervlerinden birindeki, odanızdan su içmeye gelen filleri seyrettiğiniz söylenen ‘Tree Tops’ adlı lüks oteli dillere destandı. Safari yapmak hâlâ ufak çaplı bir macera sayılıyordu. Avlanmak da henüz şimdiki gibi yasak değildi. Kenya devletine örneğin yirmi bin dolar verip bir arslan, kırk bin dolar ödeyip bir fil vurabiliyordunuz. Tabii antiloplar, ceylanlar, impalalar bedavaydı. Yine de avlanma hem pahalı hem pek çok kayıta bağlanmış olduğundan genellikle ‘fotoğraf safarisi’ bahis konusuydu.
Umudum boşa çıkmadı. Toplantının hafta sonu tatilinde Norveç’inden Trinidad Tobago’suna çeşitli ülkelerden iki kiralık Land Rover dolusu delege iki günlük bir safari yapma imkânı bulduk. Önderimiz daha önce Nairobi’de görev yapmış bir İngiliz diplomat kızdı. Araçlardan birinin direksiyonu bendeydi.
Doğru dürüst yol olmadığından daha çok ‘savana’ denilen otluk ve bodur ağaçlı arazide harita ve pusula yardımı ile yönümüzü bularak Tsavo milli parkının kuzeyinde hayvan keşfine çıktık. Bu arada, malum, bu ‘park’lar flora ve faunasının tamamen doğal olarak kalmasına itina edilen çok geniş bölgeleri kapsıyor. Örneğin, Tsavo Belçika’nın üçte ikisi kadar bir alana sahip.
Aradan kırk yıl geçti ama bu topu topu iki günlük safarinin pek çok sahnesi hafızama kazılmış gibi. Önce ilklerim: Doğal ortamında gördüğüm ilk zebralarım, Land Rover’imizin karşısına dikilip bize yol değiştirten ilk zürafam, bir küçük otomobil girecek kadar ağzını açan ilk suaygırım, hiç fark etmemişken birden çamurların arasından fırlayıp kahverengi sulara dalan ilk timsahım, birer tüy hafifliğiyle uçar gibi zıplayarak koşan ilk Thompson ceylanlarım, zarif boynuzlu sürmeli gözlü ilk impalam, güdük arka ayakları ve alacalı postuyla savananın en çirkin hayvanı ilk sırtlanım, ne yapacakları belli olmadığı için fazla yaklaşamadığımız, bütün hayvanların korkusu ilk bufalo sürüm, dünyanın en büyük kara memelisi haşmetli yürüyüşlü ilk Afrika filim ve... ilk aslanlarım.
Sonra, karanlık basınca ariyeten temin ettiğimiz iptidai çadırları bin bir zahmetle kurmamız; pek çok hayvanı gece su içmek için etrafında toplandıkları bir gölcükte seyretmemiz; hayvanlara bakacağım derken batağa sapladığım Land Rover’i zorla kurtarmamız; kamp kurduğumuz yerde aslanları ve diğer yırtıcıları uzak tutmak için yaktığımız büyük ateşi beslemek için etrafta ağaç dalı ararken pek yakınımdan gelen bir aslan kükremesi üzerine kendimi geriye attığım sırada dizimi parçalamam; çadır arkadaşımın çıkardığı yüksek desibelli seslere dayanamayıp Land Rover’de uyumaya kalkmışken nöbetteki arkadaşın beni ‘fillerin gelip araçların üzerine oturup ezmek gibi bir adetleri vardır’ diye uyarması üzerine bundan vazgeçmem unutmayacağım sahneler.
Haberin devamını okumak için tıklayın.