|
|
EYLEM DÜZYOL - 30 yıldır göçmenler üzerinde çalışan Profesör Barbara John’a göre Türkler gibi Almanlar da çokkültürlü Almanya’ya entegre olamadı
|
ELLİ YILLIK GÖÇÜN KISA HİKÂYESİ / BERLİN - 1
Yabancı bir ülkede turist olmanın kişiye tuhaf bir özgürlük hissi verdiğini düşünürüm. O ülkenin uygulamalarına yabancı olmak size bu “misafir özgürlüğünü” verirken, o ülke insanlarına da “misafirperverlik” sorumluluğunu yükler ki bu da karşılıklı bir anlayışı beraberinde getirir. Örneğin, bir otobüste yüksek sesle konuşan ya da kahkahalar atan turiste genelde sempatiyle bakılırken, aynı tavrı “yerlilerin” göstermesi durumunda gerekli tepki, içinde sinkaf barındıran çeşitli cümlelerle kendisine iletilir. Kısacası, gelenekler gereği misafire tahammülkâr bir yakınlığımızın olduğunu söylemek mümkün.
İşte bu düşünceler içinde, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın işçi göçünün 50’nci yılı nedeniyle davet ettiği Berlin’e giderken, yabancı bir ülkede misafirlikten doğan minik “özgürlük” hakkımı kullanmanın heyecanını yaşıyordum.
Gerçi, uçaktaki Türk nüfusun yoğunluğu adeta şehirlerarası uçuş izlenimi veriyordu ama elimdeki pasaport bunun bir dış hat uçuşu olduğunun yegâne resmî olduğu için herhangi bir vehme kapılmadım. Berlin havaalanına indiğimde Almanca anonslar da bu düşüncemi pekiştirdi. Bavulumu omuzlayıp, havaalanından çıktığımda, insanın gözlerine “Türkçe bakan” taksicileri görünce misafir olmanın bana sağlayacağını düşündüğüm özgürlük hayalim de hafifçe sarsıntıya uğramış oldu.
“Küçük İstanbul” olarak anılan Kreuzberg’e ulaştığımda ise binaların mimari yapısı olmasa farklı bir ülkede olduğumu düşünemeyecek kadar Türkiye’de hissetmeye başladım kendimi.
İstanbul dönercisinden Antep baklavacısına kadar ne kadar “küçük esnaf” varsa adeta beni yalnız bırakmamak için Berlin’e gelmiş gibiydi. Türkçe tabelalar, Türkçe gülüşler, Türkçe konuşmalar koskoca sokağın dört bir yanında dolaşıyordu.
Bendeniz, içine düştüğüm “yerli denizinde” içimdeki “özgürlük kaçamağını” ufak ufak yok ederken, Almanların “kalıcı” olduklarına neredeyse 50 yıl sonra ikna oldukları “uzun ömürlü misafirler” olan “bizimkilerle” “evsahibinin” durumunu merak ettim doğrusu.
Aşağıda okuyacağınız yazıda işte bu 50 yıl boyunca, aynı ülkede birlikte yaşadığı halde birbirine yabancı kalarak yeni bir bütünü oluşturamayan, birlikte ürettiği halde, ayrı tüketen ve farklı düşünen insanların öyküsünü, diğer bir deyişle öteki olmanın yarattığı sıkıntıları aktarmaya çalışacağım...
Benden alman olamaz ki...
Dünya savaşı sonrası insan gücünün önemli bir kısmını yitiren Almanya, ekonomisini canlandırmak amacıyla aralarında Türkiye’nin de bulunuduğu pek çok ülkeyle işgücü anlaşmaları imzaladı. 1961 yılında, işçi göçü vermeye istekli olan ülkelerin “işsizleri” işçi bulma kurumlarının önünde uzun kuyruklar oluşturdu. Türkiye’den ilk partide 2500 Türk “Almancı” olarak bu ülkeye gitti. Yıllar içinde bu sayı 2.7 milyon kişiye ulaşarak, Almanya’nın en büyük “yabancı işçi grubu”nu oluşturdu. Diğer uluslardan gelen yabancı işçilerle birlikte yıllar içinde ülkedeki toplam yabancı sayısı 15 milyonu buldu.
Farklı kültürlerden gelen milyonlarca kişiyi yıllarca “misafir” ya da “geçici” eleman olarak tanımlayan Alman makamları, bu kişilerin “kalıcı göçmenler” olduğunu ise ancak yıllar sonra anladı.
Haberin devamını okumak için tıklayın.