|
|
|
|
|
|
Yargı kararlarında milliyetçilik ve ırkçılık -
Taraf
- Istanbul -
27.11.2008
|
|
|
ORHAN GAZİ ERTEKİN* / Hrant’ın mahkûmiyetine sebep sayılan makalesinin yargısal süreç içindeki bu tuhaf ele alınma biçimine ve cezalandırılma gerekçesine bakıldığında, aslında, mahkûmiyet kararının çok ciddi bir milliyetçi hezeyandan, bir kan milliyetçiliğinden ortaya çıktığı, bu heyecan ve hezeyanın akıl oyunlarına ve edebi derinliğe yabancı bir dil ile mefluç hale geldiği ve kendi nesnesini anlama ve algılama zorluğu ile malul olduğu rahatlıkla görülebilir.
|
Gazeteci Zihni Çakır’ın hapis cezasına mahkûm edilmesine ilişkin karar ve gerekçesi, Türkiye’nin hukuk, adalet ve yargı alanlarındaki en ciddi sorunlarından birisini daha ifşa edecek önemdedir. Haberlere bakılırsa, “Hindistan’ın Türklüğü”, “Ermeniliğin iftira” olarak ele alınışı vb. gibi birbirinden kaygı verici ifadeler bu kararın gerekçesinde birer birer boy göstermiş. Türklük üzerine yazılan menkıbeler ile siyasi ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin tezlerin birbirini beslemekte kullanıldığı bu gerekçeli karar, bugün hukuktan biraz anlayan herkesi ve demokratik kamuoyunu hayretler içinde bırakmış durumda. Öyle ya, gazavatname tadındaki bir tarih anlatımı ile çok ciddi biçimde ve tarafsız yürütülmesini beklediğiniz bir hukuksal faaliyetin bu seviyede yan yana getirilmesi, adalet görevini üstlenen yargı ve yargıç üzerindeki şüpheleri artırdığı gibi bir bütün olarak yargının sorgulanmasını da zaruri hale getirecektir.
Buna karşılık, daha en başından şunu söylemekte yarar var: Türkiye’de hukukun, hukuksal faaliyetin, yalnızca Türklüğe dayanılarak ve Türklük temel alınmak suretiyle üretilmesine ilişkin olan bu sorun maalesef Çakır’la başlamadı ve bu işin çok ciddiye alınması gereken bir evveli var. Çakır için verilen karar bu sürecin sadece âhiri, yani son örneğidir. Hrant Dink’in ünlü “301 davası” ve arkasından Arat Dink ile Sarkis Seropyan’ın yine aynı maddeye dayanan ceza dosyaları da bu korkutucu sürecin daha evvelki örneklerini oluşturur.
Daha kaygı verici olan ise, ırkçılık ile yargı arasındaki bu tehlikeli buluşma noktalarının birer istisna olarak ele alınamayacak durumda oluşlarıdır. Tam tersine, Türkiye’de sorun, kurumsal biçimler almış durumdadır. Bu noktada iki temel sorundan bahsedilmelidir. Birincisi Türkiye’de yargı ve hukuk düzeninin kurumsal olarak tek bir etnik birim temelinde örgütlenmiş olmasıdır. Türkiye’deki hukuk düzeni, maalesef, tüm vatandaşlara dair değil Türklüğe dair bir hukuk düzenidir. İkincisi ise bu etnik temelin belirli tarihsel durumlarda, yukarıdaki örneklerde görüldüğü gibi, çok ciddi hukuksal ihlaller alanı yaratmasıdır. Hrant’ın, Arat’ın ve Sarkis’in kararları tam da böyle kararlardı ve bu kararların Türkiye’de hukuk ile milliyetçilik arasındaki derinliklerden kaynaklanan yanları görmezden gelinemez.
TÜRKİYE’DE MİLLİYETÇİLİK VE HUKUK
Türkiye’de bugün, vatandaşlık ile etnik kültür arasındaki kaygı verici özdeşliğe dair eleştiriler olgunlaşmış ve yaygınlaşmış durumdadır. Buna göre Türkiye’deki hukuk düzeni “vatandaşlık” esaslı olmaktan çok “vatandaşlık” ile “Türklük” arasındaki özdeşliğin hassas bir kamu hukuku diline aktarılmasına dayanmaktadır. Türk kamu hukuku, birçok defa Türk inkılâbının yarattığı yeni bir “vatandaş”tan bahseder. Ama ondan bahsettiği her noktada aynı zamanda “Türklük” kavramını da tanımladığını göstermiştir. Bu durum hukuk düzeni ile milli kültür arasında doğrudan bir ilişki yaratır ve sonraki dönemlerde defalarca görüldüğü üzere Türk kamu hukukunun en özgün çelişkilerinden birisini ortaya çıkarır. Bu çelişki, hukuk düzeninin vatandaşlığı aşan bir “Türklük” kavramıyla çalışıyor olmasıdır. Lozan Antlaşmasının yorumlanmasından azınlık vakıfları tartışmalarına ve oradan da “anayasal vatandaşlık” meselesine kadar birçok alanda bu çelişkinin sonuçları gözlemlenebilir. Hukukun etnik bir özelliği ayırt ederek çalışması kendi içinde çelişik bir kültürün doğmasına da yol açmıştır. Bu çerçevede, hukuk düzeni, bir yandan eşitliğe dayalı olan kaçınılmaz bir vatandaşlık tanımıyla bütünlüğünü ve gerçek anlamını bulurken, aynı anda bir milli kültür, milli dil ve milli din alanına çekilmek suretiyle kendine has bir çekirdek hukuk düzeni kurmak yoluna girmektedir. Böylece tüm vatandaşların eşitliği sadece Türklerin ve Müslümanların eşitliği olarak kalır. Bu yolla, Türkiye’deki yargı, Türk ve Müslüman olmayanlara kapalı ve sadece Türk’ün yargısı halini alır.
MAHKEME KARARLARI VE GAZAVATNAMELER
Türkiye’de hukuk düzeninin tarif ettiği vatandaşlık kapsamının bu ölçüde dar olması mahkeme kararlarının da etnik bağlamlarını derinleştirmiş ve giderek hukuksal açıdan arızalı bir hale dönüşmesini sağlamıştır. Başka deyişle mahkeme kararlarının Osmanlı tarih yazımına ait birer zafername, gazavatname veya bir taşra menkıbesi halini almasını sağlayan ve uçsuz bucaksız bir “şanlı tarih” anlatımına dönüşmesinin sebebi hak, hukuk ve vatandaşlık meselelerinin hiçbir ciddi değer taşımamasından ve bunun yerine hukukun tamamen Türklüğe emanet edilmesinden kaynaklanır. Çakır’ın yukarıda haberi aktarılan dosyasını görmediğim için doğrudan örnek gösteremeyeceğim. Fakat Hrant’ın “301 davası”nın gerekçesi tam da böyle bir gazavatname anlatımının cezbeye gelmiş hallerini ortaya serer: “Öyle millet var ki: kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir. Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır. Atatürk bu vatanın bu kanla kurtulduğunu gayet iyi bildiği için gençliğe her zor koşulda muhtaç olduğu kudretin bu kanda olduğunu söylemiştir. Oysa sanık bu kanın zehirli olduğunu ifade etmiştir. Bu Türk atalarına şehitlere, milleti meydana getiren değerlere saygısızlıktır...” Bu ifadelerdeki milli seferberlik anlarına has heyecan, hiddet ve cezbeye aldanmayın sakın. Orta mektep talebelerine verilen bir “nutuk” değil bu. Bu bir mahkeme kararı. Ayrıca bu ifadeler herhangi bir mahkemenin kararı olarak kalsa yine çok kaygı verici bulunmayabilirdi. Fakat bu kararı Yargıtay’da onayladı ve aynen karar lehinde hizaya girdi. Yani daha açıkçası Hrant Dink’in mahkûmiyet kararı, adına gerekçe denilen işte böyle bir zafername veya gazavatname anlatımına sahip ve bu ifadeler o gerekçeden aynen alınmadır. “Bu nasıl bir karar?” sorusunu sormamak elde değil. Hadi böyle bir karar verdiniz. Bu toplumun en azından okunabilir bir gerekçeyi ve mantıksal örgüyü hak ettiğini de mi düşünmüyorsunuz?
Sanırım buna bile hakkımız yok. Hrant’ın mahkûmiyetine sebep sayılan makalesinin yargısal süreç içindeki bu tuhaf ele alınma biçimine ve cezalandırılma gerekçesine bakıldığında, aslında, mahkûmiyet kararının çok ciddi bir milliyetçi hezeyandan, bir kan milliyetçiliğinden ortaya çıktığı, bu heyecan ve hezeyanın akıl oyunlarına ve edebi derinliğe yabancı bir dil ile mefluç hale geldiği ve kendi nesnesini anlama ve algılama zorluğu ile malul olduğu rahatlıkla görülebilir. Zaten böyle bir hukuk kültürü, böyle bir yargı faaliyeti ve böyle bir hukuksal gerekçenin başkalarını anlamayı bırakın kendisini anlatma becerisi gösterebilmesini beklemek mümkün mü ki?
* Dr.; Yargıç / tekinalp_orhan@hotmail.com
|
|
Diğer haberler:
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|