Buradan döneyim, ana mecrama (ve haydi ben de Murat’a biraz sataşayım : vallahi de billahi de söylemiş olamayacağım bir lâfı bana izafe ederek beni soktuğu şu Marksist tarih mecrasına). Nerede kalmıştık; İngiliz Marksist tarihçileri örneğinden hareketle, Marksizmin spesifik bir alandaki (tarihteki) sınırlarını, bu metaforu genişleterek sosyalizmin sınırlarını, hangi noktadan itibaren Marksizm (veya sosyalizm) olarak sonlandığı ve/ya kendi dışına karıştığını sorguluyordum. Bu bağlamda sıra Marksist tarihçiliğin zaaflarına da gelmişti. Bir örnek olarak Mark Mazower’ın Hobsbawm eleştirisini verdim. Şimdi Tony Judt’ın gerek Fransız aydınlarına, gerekse Hobsbawm’a yönelik eleştirileri üzerinde durmak istiyorum.
Galiba kafamın gerisinde hep vardı ama Murat’ın 7 Ocak (Sosyalizm ve “insanlığın ortak değerleri”) yazısından sonra iyiden iyiye aklıma takıldı; sosyalizm adı ve kavramından vazgeçersek geçmişte ve bugün sosyalizme saldırmış, ezip karalamaya çalışmış insanlarla aynı safta olacağımız kaygısı, Murat (ve daha birçok insan) için çok önemli sanırım. Dönüp tekrar baktığımda, “...biz sosyalist olurken, bizden önceki bir yüzyılda [ve] bugün hâlâ onları... benimsemeyi aptallık, iflah olmaz ve ayağı yere basmaz bir idealizm sayan, dahası, bunları insanlık için zararlı bulup yok edilmesi için mücadele eden” ve “hâlâ da... dünyanın genel gidişine egemen olan” kişi ve sınıfları vurgulamasını, biraz da böyle bir red duruşu olarak anlıyorum. Murat’ı sosyalizme bağlı tutan şeyin böyle bir “kamp kimliği” olduğunu düşünüyorum.
Tony Judt’ın Fransız sol intelligentsia’sını ve aynı zaman Eric Hobsbawm’ı eleştirirken söylediği pek çok şey, bu bağlamda yerine oturuyor.
Yeri gelmişken söyleyeyim, benim bu tartışmada Murat’la ilgisi olmayan bir başka rahatsızlığım da var.
Yazının devamını okumak için tıklayın.