Tamam, tarih daima kazalar, rastlantısallıklar, koşulluluklar üzerine kurulu da... Hiçbir şeyin boşlukta kendi başına gelişmediği, belki en çarpıcı biçimde milliyetçilik(ler) için geçerli. Milliyetçilik insanın vatanını sevmesinden farklı bir şey. Kimliğin pozitif değil negatif ögelerle, düşmanlar üzerinden tanımlanması. Her milliyetçiliğin bir “belirleyici dışsal”ı var (constitutive outside). Bu çerçevede, “öteki”lerle hem çatışıyor, hem “onlar”dan bir anlamda öğreniyor, “ders” çıkarıyor, “tecrübe” kazanıyor. Bir milliyetçiliğin etrafındaki başka milliyetçilikleri zehirleme kapasitesi, ya da tersten söyleyecek olursak, bir milliyetçiliğin etrafındaki başka milliyetçiliklerden zehirlenme kapasitesi, adetâ sonsuz. Gene W.H. Auden’ın mısraları geliyor aklıma (bu köşenin okuyucuları –varsa- Auden’ı çok sevdiğimi anlamış olmalı):
I and the public know
What all schoolchildren learn,
Those to whom evil is done
Do evil in return.
Bu sefer, şiir formunu koruyarak çevirmeyi beceremeyeceğim: Ben de, bütün kamuoyu da çok iyi biliriz, zaten bütün okul çocuklarına öğretileni. Kime kötülük yapılırsa, o da kötülük yapar karşılığında.
Ve işte tanıklar, kanıtlar. Nazizm, İsrail, Filistin. Birinci döngü: İndo-Aryan ırkçılığının Yahudilere yaptıkları. Hıristiyan dünyasında Ortaçağdan beri süren Yahudi düşmanlığının, 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında, sistemli bir anti-semitizm ideolojisine dönüşmesi. Bunun Hitler’in Mein Kampf’ını beslemesi. Orta ve Doğu Avrupa Yahudiliğinin neredeyse tamamen ortadan kaldırılması.
Yazının devamını okumak için tıklayın.