Althusser
Devletin İdeolojik Aygıtları’nı yazmıştı (İngilizcesi tâ 1970’te yayınlanmış). Türkiye’de böyle şeyleri okuruz, hattâ kahve sohbetlerimize konu ederiz de, bizde nasıl oluyor, bu fenomenin ülkemizdeki tezahürleri nedir, diye çok kafa yormamayı tercih ederiz.
İkinci referans noktam olarak yine Clifford Geertz’e başvuracağım –bu sefer öz ile biçim arasındaki alışılmış zıtlığı sarstığı, sorguladığı için. Tarihçi ve sosyal bilimcilerin düşünüşü uzun süre bu ikilem içine hapsolmuştu (önemli ölçüde, Marx’ın “ekonomik temel” ve “üstyapı” kavramlaştırmasından da etkilenerek). Faraza iktidarın öncelikle bir özü, esası vardı, üretim ilişkilerinden kaynaklanan : köle sahiplerinin, veya büyük toprak sahibi (“feodal”) soyluların, veya burjuvazinin iktidarı gibi. Bir de bunların tâc ve tahtları, sarayları, kaftanları, cülûs bahşişleri, kılıç kuşanmaları, Cuma namazları veya Pazar
missa’ları vardı, gerçek iktidarlarını “yansıtan”. Ekonomik belirlenimin üstyapısı, “yansıma”sı –sanat, kültür ve ideoloji alanı esas olarak böyle görülüyor; zaman zaman sözü edilen “göreli özerkliği”nin bir türlü hakkı verilemiyordu.
Bu indirgemeciliğin 1970’ler ve 80’lerden itibaren terk edilmesinde, başka birçok araştırmacının yanı sıra, Geertz’in de büyük payı var. Daha önce de yazdım (bkz
Özgürlük Dersleri, 127-132); 1983 yılı hem Gellner ve Benedict Anderson aracılığıyla milliyetçiliğe “sübjektif” yaklaşımın öne çıkmasına, hem de “geleneğin icadı” kavramı ve metodolojisinin zihinleri altüst etmesine tanık oldu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.