Gene bir yol ağzında buluyorum kendimi. Farklı patikalar farklı yönlere gidiyor. (1) Murat Bardakçı’dan, resmî tarih ideolojisinin sokak milliyetçiliği versiyonlarına. (2) Neşe Düzel’in uzun Hüseyin Ergün röportajından başlayıp, Chavez’in Ahmedinecad’ı desteklemesinden geçerek, Solun “ihtiyarlık hastalığı”na dönüşen emperyalizm ve anti-emperyalizm sorunsalına. (3) Malûm belgeden başlayıp tabii gene belgeye, orduya, militarizme, “diktatörlüğün manevî evreni”ni sürdürme çabalarına.
Asıl istediğim, bunlardan ilkiyle uğraşmaya devam etmek. 17 Mayıs’ta başlamışım; demek on yazı olmuş bugüne kadar (Herostratos; Günümüzün Hasan Şevket’leri, Nuri Cemil’leri; Tarihçiliğin Adnan Hocası; Tırnağı olamazsın; Söylenecek ve söylenmeyecekler; Tarihçi değil, ama “kanaat önderi”; Asr-ı saadet hayali; Bir alanın uluslararasılaşması; Tarihin ninnisi; “Millî” ve “gayri millî” konular). Daha bir bu kadar da bekliyor sırada, çünkü ummadığım bir şey oldu, bu adımı atmamla birlikte. Birkaç dost sitemi geldi, “bu adam şöyle şöyle biri; yazık değil mi senin zamanına ve enerjine” kabilinden. Katılmıyorum, çünkü mesele mezkûr vatandaşın şahsiyet sorunlarını çok aşıp, tarihin, tarihçiliğin ve tarih öğreniminin ciddî konularına uzanıyor. Bunların zaten konuşulması gerekiyordu. Bardakçı vesile oldu, oluyor.
Asıl ilginci, bir bölümü hiç bilmediğim kişilerden kaynaklanan enformasyon akımı. Meğer ne çok insanın canına tak demiş, kibiri, saldırganlığı, hamaset ve habaseti, ağzının bozukluğu ! Eh, eden bulur. Şimdi, olanca malûmatfuruşluğu içinde yaptığı inanılmaz bilgi hatâlarından ilkesiz gazetecilik örneklerine, geçmişteki “fahrî asistanlık” ilişkilerinden faşizan politik tercihlerine kadar her konuda bilgi yağıyor, sağdan soldan. İroniktir : bundan birkaç hafta önce başvurmadığımdan yakındığı “ortak tanıdıklarımız” da buna dahil. Yollayan herkese teşekkür ederim. Gerçi bazıları yayınlanacak gibi değil (örneğin şiirler, dörtlükler, Eşref tarzı hicviyeler). Ama büyük kısmı, süregelen programlarındaki süregelen faulleriyle birleşiyor; daha bütüncül bir tablo oluşmasını sağlıyor. Nasıl diyorlar; “bizden ayrılmayın” ya da “bizi izlemeye devam edin” ? Bunların hiç olmazsa bir kısmına, herhalde “dizi”nin sonuna doğru yer verebileceğim. Bakalım, torbadan ne çıkarsa.
Ama hemen belirtmeliyim ki yazının başlığı bununla değil, üçüncü patikayla : herkes gibi benim de görmezden gelemeyeceğim, yazmaktan kaçamayacağım şu malûm dezenformasyon ve darbe hazırlığı belgesiyle ilgili. Asıl şimdi anladım derken, Murat Bardakçı’yı asıl şimdi anladığımı değil, Taraf’ın yayınladığı belgenin olanca gerçekliği ve derinliğini asıl şimdi anladığımı kastediyorum.
Olayın kendisini tekrarlamaktan çok, benim bu olayı nasıl yaşadığımı, içimden neler geçtiğini paylaşmak istiyorum. Değil mi ki Taraf’ın yayınından sonra (i) genelkurmayın ilk işi konuyu askerî yargıya aktarıp, Dursun Çiçek’in sivil savcılara ifade vermesini engellemek oldu. (ii) Arkasından oldukça uzun bir sessizlik ve imzanın gerçek olup olmadığına, benzeyip benzemediğine ilişkin haber-tartışmalar geldi.... O zaman şöyle düşünmüştüm : durum içinden çıkılır gibi olmamalı. Ya, halen silâhlı kuvvetlerin tepesindekilerin, bu belgeyi hazırlatan hizip veya cunta ile bir noktada bağlarını kesmelerine karşın, geçmişte çok alışverişleri olmuş. Argo deyimiyle, birbirlerine gebe kalmışlar. İki taraf da diğeri hakkında o kadar çok şey biliyor ki, yani o kadar çok şantaj ve tehdit kozuna sahip ki, gidemiyorlar bu cuntanın üzerine. Ya da, bir adım ilerisinde, daha bile kötüsü varit : bu belge ve parçası olduğu plan gerçekten emir-komuta zinciri içinde hazırlanmış. Yani aslında sorun, kendi kendileri hakkında ne yapacaklarını bilememelerinden kaynaklanıyor.
İki hafta bekledik; derken (iii) askerî savcılık hiçbir şeyi açıklamayan açıklamalar yaptı. Bir kere daha –Hürriyet, Habertürk ve Deniz Baykal gibi hemencecik “hah işte, sahteymiş” diyenler dışında- hemen herkes görüverdi açıklarını, boşluklarını. Bunlar daha ilk günden açıkça yazılmaya, dillendirilmeye başladı. Ve hükümet de soruşturmayı olsun, açıklamayı olsun yeterli görmediğinin sinyallerini verdi. Bunun üzerine (iv) İlker Başbuğ otuz beş general ve amirali toplayıp, çok kesin, çok korkutucu, çok susturucu olmasına çalıştığı bir mizansen içinde basının karşısına çıktı.... Ben de şunları geçirdim aklımdan : Bu overkill, aşırı dozda kuvvet kullanımı, aslında muazzam bir zaafın itirafı. Kendine güvense, yalın gerçeğin ikna ediciliğiyle yetinirdi. Böyle bir “yüksek komuta heyetinin birlik ve beraberliği” gösterisine tevessül ediyorsa, bu protesting too much kategorisine girmez mi ?
Shakespeare’in Hamlet’inde, biliyorsunuz, genç prensin amcası Claudius, hem kardeşi (Hamlet’in babası) olan asıl kralı öldürerek, hem de karısıyla (Hamlet’in annesiyle) evlenerek tahta çıkmıştır. Hamlet babasının hayaletinden öğrenir bütün bunları. Tereddüde kapılır; doğrulatmak için bir tuzak kurar, amcasıyla annesine. Bir seyyar tiyatro getirtir; senaryosunu kendi yazdığı “oyun içinde oyun”u tezgâhlayıp herkese seyrettirir. Claudius kritik “kulağa zehir akıtma” noktasında derhal anlar, korkar, hışımla çıkıp gider. Öncesinde ise Kraliçe Gertrude, sahnede kendisini oynayan sanatçının, piyesteki kralın kardeşi tarafından iğfal edilmeye karşı direnişini fazla abartılı ve yapmacıklı bulur; aman canım, ne var bu kadar nazlanacak tadında, Methinks the lady doth protest too much cümlesini sarfediverir. O gün bugündür İngilizcede protesting too much dendiğinde, kastının zıddını doğrulayan mübalağalı inkâr gösterileri anlaşılır.
Tabii Brecht daha kestirmeden söylemiş : “LİDERLER BARIŞTAN SÖZ ETTİĞİNDE / Sıradan halk bilir / Savaşın yaklaştığını. / Liderler savaşı lânetlediğinde ise / Seferberlik emri yazılmış demektir.”
|