İster “burjuva” devrimleri deyin, ister modernleşme devrimleri, ister ulus inşası (nation-building) devrimleri. Hangi kavramsal çerçeveyi kullanırsanız kullanın: (1) Demokrasi gibi devrim de modernitenin bir ürünüdür. Her ikisine de tarihin her döneminde, hele binlerce yıllık köylü toplumlarında rastlanmaz. Zira gerek demokrasi, gerekse devrim, sosyal sınıfların mevzilenişi, seferberliği, ortak eylem kapasitesi bakımından kamusal alana ihtiyaç gösterir. Eski Yunan şehir-devletleri olağanüstü küçük ölçeğinde, herkes herkesi tanıyordu. Daha hatırı sayılır nicelikteki kamusal alanlar, kentleriyle, piyasasıyla, matbaasıyla, basınıyla, kitlesel okur-yazarlığıyla modernite tarafından kurulup genişletilir.
(2) Dolayısıyla –sanayi, fabrikalar, işçi mahalleleri, İngiliz mühendis ve ustabaşıları, futbol takımları gibi- devrimler de, 16. yüzyılın Protestan Reformasyonu, 1640-48 İngiliz ve 1789 Fransız devrimlerinden başlayarak, Avrupa’da batıdan doğuya yayılır.
(Not 1: Steven Ozment’in <[I>Protestants: The Birth of a Revolution, 1993] işaret ettiği gibi, Reformasyon düpedüz Protestan Devrimi’ydi ve yol açtığı din savaşları da, devrim-karşıdevrim kutuplaşmasının tipik özelliklerini taşıyordu. Katolikliğe karşı vicdan özgürlüğü, İspanya’ya karşı bağımsızlık, monarşiye karşı parlamento boyutlarını içeren Hollanda devrimini de, Goethe ve Beethoven’ın ölümsüzleştirdiği Kont Egmont gibi hürriyet kahramanları dahil, Reformasyon dışında düşünmek olanaksızdır.)
(3) Bütün bu 19. ve erken 20. yüzyıl devrimlerinin hem liberal-demokratik, hem milliyetçi eğilimleri vardı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.