Temel böyle atıldı, yapıtaşları yerli yerine kondu. Tabii sonra orasıyla burasıyla oynandı, eklentiler yapıldı; biraz müştemilâtlaştı, yamalı bohçaya döndü.
Ama gene de esas formatif dönem, Türk devletçi-milliyetçiliğinin biraz farklı ama aynı zamanda örtüşen iki neslinin : İttihatçıların ve Kemalistlerin birbirini izlediği; iki devrimin mirasının üst üste bindiği 20. yüzyılın ilk çeyreğidir. Oradan gelen bütün bir “devrim sonrası toplum” (post-revolutionary society ) söz konusu.
Bugün bu mirası nasıl görüyor, algılıyoruz ? Evet, Türkiye bir modernite sıçraması yapmış yapmasına.Nasıl, hangi hedefler uğruna, ne gibi araçlarla ? Bir gecikmişlik ve dolayısıyla yetişmecilik gündemi peydahlanmış. Topluma bir cebrî yürüyüş havası ve temposu empoze edilmiş. “Muasır medeniyet seviyesi”ne bir an evvel ulaşmak amacıyla uygulanan yukarıdan aşağı şiddet ve disiplin, otoriter-merkeziyetçi bir yönetim tarzını beraberinde getirmiş.
Bu öyle bir gerçeklik ki, her nasılsa “bir şeyler olmuş” ya da bazı “hatâlar” işlenmiş yaklaşımıyla yakalanması imkânsız. Mesele, Kürt ve/ya Alevi “politika”larının “yanlış”lığıyla da sınırlı değil. Nasıl “doğru” olabilirdi ki ? Bir “Tek Parti yönetimi”nden söz edip duruyoruz.
Aşırı nâzik bir ifade. Beynimiz öyle yıkanmış ki yıllar yılı, belki biz de kendi beynimizi öyle yıkamışız ki kurucu paradigma içinde yaşaya yaşaya, Orwellci “Yenikonuş”umuzla eşyanın adını bile koyamıyor, Tek Partidiktatörlüğü diyemiyoruz. Neden ? (a) Devrimi, inkılâpları savunduğu ve (b) halk sevdiği, desteklediği için.
Yazının devamını okumak için tıklayın.