Temel böyle atıldı, yapıtaşları yerli yerine kondu. Tabii sonra orasıyla burasıyla oynandı, eklentiler yapıldı; biraz müştemilâtlaştı, yamalı bohçaya döndü.
Ama gene de esas formatif dönem, Türk devletçi-milliyetçiliğinin biraz farklı ama aynı zamanda örtüşen iki neslinin : İttihatçıların ve Kemalistlerin birbirini izlediği; iki devrimin mirasının üst üste bindiği 20. yüzyılın ilk çeyreğidir. Oradan gelen bütün bir “devrim sonrası toplum” (post-revolutionary society ) söz konusu.
Bugün bu mirası nasıl görüyor, algılıyoruz ? Evet, Türkiye bir modernite sıçraması yapmış yapmasına.Nasıl, hangi hedefler uğruna, ne gibi araçlarla ? Bir gecikmişlik ve dolayısıyla yetişmecilik gündemi peydahlanmış. Topluma bir cebrî yürüyüş havası ve temposu empoze edilmiş. “Muasır medeniyet seviyesi”ne bir an evvel ulaşmak amacıyla uygulanan yukarıdan aşağı şiddet ve disiplin, otoriter-merkeziyetçi bir yönetim tarzını beraberinde getirmiş.
Bu öyle bir gerçeklik ki, her nasılsa “bir şeyler olmuş” ya da bazı “hatâlar” işlenmiş yaklaşımıyla yakalanması imkânsız. Mesele, Kürt ve/ya Alevi “politika”larının “yanlış”lığıyla da sınırlı değil. Nasıl “doğru” olabilirdi ki ? Bir “Tek Parti yönetimi”nden söz edip duruyoruz.
Aşırı nâzik bir ifade. Beynimiz öyle yıkanmış ki yıllar yılı, belki biz de kendi beynimizi öyle yıkamışız ki kurucu paradigma içinde yaşaya yaşaya, Orwellci “Yenikonuş”umuzla eşyanın adını bile koyamıyor, Tek Partidiktatörlüğü diyemiyoruz. Neden ? (a) Devrimi, inkılâpları savunduğu ve (b) halk sevdiği, desteklediği için. Ama Hitler ve Stalin de bütün yaptıklarını bir devrime dayandırdılar (ister “millî” ister “ikinci sosyalist”). Dahası, en büyük kitle desteğine de gene Hitler ve Stalin sahipti (bkz Richard Overy,The Dictators, Bölüm 8). Geçelim. Ne kalıyor geriye ? (c) “Dönemin koşulları.” Bir durup düşünelim : ne anlama geliyor bu ?
Bir mazeret mi : “her yerde dikta rejimleri vardı, dolayısıyla Türkiye’de de olması normaldir, yani o kadar da kötü sayılamaz” gibi ? İki dünya savaşı arasındaki dönemin tarihini karşılaştırmalı olarak incelemeye dâvet mi ? Ve dolayısıyla bir itiraf mı : diğer diktatörlüklere ne kadar benzediği ve hattâ onlardan neler aldığına dair ?! Devletin bekası her şeyin üstünde. 1933-36 arasında Nazi rejiminin inşasına büyük emeği geçen Carl Schmitt’in ifadesiyle, devletin işi “kimin dost, kimin düşman” (Freund oder Feind ) olduğunu tanımlamak, hukukun görevi de “düşman”ları kovalamak ve dışlamak.
Başka bir deyişle, hukuk devleti oluşmamış, ya da gene Carl Schmitt’in –maalesef, proletarya diktatörlüğü teorisini fazlasıyla andıran- “olağanüstü hal hukuku”nca her an askıya alınabilir. Takrir-i Sükûn 1925, Menemen 1930, sonra Harp Okulu ve Donanma dâvâlarıyla 1938 terörü. Yargı, Neşe Düzel’in son röportajında Mete Tunçay’ın anlattığı gibi, sürekli hazırolda. Ordu fevkalâde güçlü, dokunulmaz, Asım Gündüz ve Mustafa Muğlalı benzerlerinin elinde astığı astık kestiği kestik.
Halk bütün kesimleriyle yıldırılmış. Kürtler, işçiler, kadınlar, aydınlar, Müslümanlar –her tür muhalefet potansiyeli kısmen bastırılmış, kısmen koopte edilmiş. Lozan “azınlık”ları sindirilmiş; anti-semitizm kol geziyor. Yasaklanmamış her şey serbesttir değil, izin verilmemiş her şey yasaktır mantığı hâkim.
Seçimler desen, 1946’ya kadar tek dereceli değil. 19. yüzyıl Avrupası, diyelim III. Napolyon’un İkinci İmparatorluğu gibi. Zaten Bonapart(izm) her bakımdan çok anlamlı bir karşılaştırma. Bir de ideolojik üstyapılar var, hepsinin üzerinde yükselen. 1930’ların Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi zırvalıkların beslediği ırkçılık, kafatasçılık. “Halk için halka rağmen” felsefesi.
Nevzat Tandoğan’da somutlanan “bu memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz yaparız” iddiası. Ve Stalin, Mao, Kim İl-sung / Kim İl-jong, Brejnev, Çavuşesku, Nâsır, Honecker, Kaunda, Mugabe, Saddam, Hafız Esad kültlerinden pek aşağı kalır yanı olmayan bir “kişi kültü” ya da “kişiye tapma” fikriyatı. O gün de, bugün de, sistemin son halkası, nihaî savunma barikatı.
Bu benim tercihim değil. Onlar ön safa çıkarmış, bütün savunmayı bu kişi kültünün etrafında örgütlemişler. Ulusalcılığın yükselişi ve bıraktığı tortu bunu bir kere daha gösterdi. İstesek de istemesek de bunun kaçamağı yok. Onun için, rejim çözülürken yarı DİSK, yarı CHP kafasındaki bazı ölü doğmuş “alternatif”lerin itidal tavsiyeleri artık sürecin çok gerisinde. Evet, demokrasinin yolu bu kült, bu tabu ve bu mirasla hesaplaşmaktan geçecek.