19. yüzyıl İngiltere’sinde parlamentoya iki parti hâkimdi : Muhafazakârlar ve Liberaller. İşçi Partisi henüz yoktu ufukta. Ama giderek kalabalıklaşan bir işçi sınıfı ve büyüyen bir “içtimaî mesele” vardı. Ve ikisi de “burjuva” partileri olmasına karşın, bu iki büyük parti arasındaki rekabet, işçi tabanının (da) oyunu alma mücadelesi, kâh birinin kâh diğerinin verdiği tâvizlerle, emekçilerin yaşama ve çalışma koşullarını adım adım iyileştiren bir dizi reforma yol açtı.
Diyeceksiniz ki : bu da bir aldatmacaydı; bu sayede işçileri ve sendikalarını adım adım iğfal ettiler, devrimden uzaklaştırdılar. –Ama bu nasıl bir devrim teorisi ve idealidir ki, hedef kitlesi proletaryanın mutlak yoksulluk içinde yaşamasına, hiçbir göreli refah ve demokrasi gelişmesinden yararlanmamasına bel bağlar ?
Son haftalarda Türkiye’de AKP ile CHP arasında bir Dersim kavgası cereyan etti. İki büyük parti, diyelim ki birbirinin burnunu sürtmek uğruna, “kim yapmıştı ve kim özür dilemeli” kavgasına girdi. Sonunda, hangi içsel hesapla olursa olsun, Başbakan Erdoğan bir ilk’e imza atıp “devlet adına” özür diledi ve CHP’nin, “jandarma ve tahsildar zulmü”nün Tek Parti’si ile bağlarını koparamayan taşkafa zihniyeti, 1950 seçimlerinde ve sonra da kaç kere olduğu gibi, bir defa daha ayazda kaldı. O yanını geçelim; objektif olgulara bakalım. Halka, demokrasiye, sol diye bir şey varsa sola yararı oldu mu, olmadı mı ?
“Burjuva” demokrasisinin yararı diye bunu kastetmiştim. Hiç olmazsa şu basit gerçeği idrak edelim artık : Her tekel konumuna karşı piyasanın daha iyi olması gibi, bu parlamenter rekabet de çok daha iyidir, halkın karşısında (üstelik de kendine devrimci diyen) yekpare bir tek parti iktidarı olmasındansa.
Fakat şimdi diyeceğim başka bir şey var, gene siyasete bakışla ilgili.
Yazının devamını okumak için tıklayın.