Her devrimde, devrim-sonrası hayat başlı başına bir paradigma. Sadece reel olarak, yani toplumun maddesi itibariyle değil, çok daha önemlisi, düşünsel olarak –toplum üzerinde kurulan hegemonyayla. Başka bir deyişle, iktidara gelmek, yeni bir düzen kurmak ve bu düzeni sürdürüp korumak anlamında başarılı bir devrim, sirayet gücü açısından başarılı bir din gibi : ikna ettiği kitleleri,
kendi semboller sistemi aracılığıyla havaya sokuyor. Genel bir varlık ve evren düzenine ilişkin bazı nosyonlar formüle ediyor. Üstelik, bu nosyonları öyle bir olgusallık hâlesiyle kuşatıyor, sarıp sarmalıyor ki,
bizde uyandırdığı düşünce ve ruh halleri âdetâ bağımsız bir gerçeklik kazanıyor.
(Clifford Geertz’in“Religion as a Cultural System” makalesinden [1966] yola çıkan bu özet için, bkz Okuma Notları, 28 Ocak 2010.)
Plekhanov da kendince anlamıştı bunu.
Tarihte Bireyin Rolü’nde, Fransız Devriminin yarattığı bazı “optik yanılsama”lara dikkat çekiyordu. Aslında Napolyon, diyordu, pek çok yetenekli generalden sadece biriydi. Çok da üstün değildi diğerlerinden. Ne ki, devrimin askerî diktatörlük aşamasında, tepede yalnız bir kişiye yer vardı. Orası bir kere dolduğunda, öbürlerinin dışlanması, aşağıya ve kenarlara itilmesi kaçınılmazdı. Ve bizatihî bu iktidar tekelleşmesi sürecidir ki, “üst”ün güya doğal üstünlüğü, “ast”ların ise doğal zaaf ve tâbiyeti
illüzyonunu yaratıyordu.
(Roma’da da, köleler efendilerinden doğal olarak daha yeteneksiz değillerdi. Tam tersine, kölelik koşullarıdır ki onları ruhen ezip bozuyor ve aşağılığa mahkûm ediyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.