Sosyalizm tartışmasından da, onun bir alt kıvrımı olarak Nabi Yağcı eleştirisinden de bir mola almak, maalesef kaçınılmaz oluyor.
* Hayır, bir başbakan “dindar bir gençlik yetiştirmek” isteyemez, böyle yapacağız diye konuşamaz. Ve gene hayır : oradan “dindar olmasın da tinerci mi olsun”a sıçramak, araya sıkıştırılan bütün özgürlük lâflarına karşın, pek hayırlı bir dönüş, anlamlı bir geri çekiliş değil, benim için. Tinerin biricik alternatifi din mi olmalı ? Çocuk ve gençlerin, bir metafor olarak tiner ve tinercilik sözcükleriyle ifade edilen umutsuzluk, amaçsızlık, manevî uçurum ve düşüşe karşı korunması, ancak din yoluyla mı olabilir ?
Evet, modernitenin böyle büyük bir ahlâk boşluğu yarattığı çok açık. Evet, insan ilişkilerindeki şiddet düzeyini düşürmeye ve ortak bazı toplumsal davranış normlarını kabul ettirmeye çalışan kapsamlı ahlâk öğretileri, geçmişte büyük dinlerle çıkagelmiş. Bu bir vakıa, tarihsel bir gerçeklik. Evet, kapitalist modernitenin beraberinde getirdiği piyasa vahşetine, bencil bireyselliğe, her koyun kendi bacağından asılır mantığına, piyasasız ve özel mülkiyetsiz bir sosyalist modernite de çözüm olamadı. Tam tersine, üretime ve iktidara yabancılaşma daha da ileri boyutlara varırken, bilimcilik gereği ahlâkın kesilip biçilmesi, “burjuva” ve “proleter” diye görelileştirilmesi, devletin yukarıdan aşağı uyguladığı cebir kalktığı anda satha çıkan başka tür bir kinizm, kuralsızlık ve aldırmazlık batağı yarattı.
Evet, otoriter bir modernist-milliyetçilik varyantı olarak Atatürkçülüğün de aynı zaaflarla malûl olduğunu bugün çok net görebiliyoruz. Evet, Türkiye’deki ahlâk boşluğu, farklılıkları kadar örtüşmeleriyle de birlikte, hem sosyalizmin hem Atatürkçülüğün çökmüş veya çöküyor olmasının bir sonucu. Ama bu boşlukta neden, meşruiyetini dinden almamak anlamında dindar olmayan yeni bir evrenselci hümanizm tercih edilmesin ? Çağımızda insan hakları, tolerans, demokrasi, özgürlük, farklılığa ve azınlığa saygı ilkeleri, gene illâ İÖ 1000 – İS 1000 yıllarında ortaya çıkan kitaplı dinlere dayandırılabilir mi ? Tersten soralım; bu dinlerin de her biri, kendi eskisine göre birleştirici, ama aynı zamanda insanlığın bütünü açısından bölücü değil miydi ? Çok uzak olmayacak bir gelecekte, bu bölücülük şimdikinden de çok daha fazla küreselleşme süreçlerine toslamayacak mı ? En önemlisi, milliyetçilik, Atatürkçülük ve Marksizm gibi dinin de “kendi doğru”larına inancı, başka bir deyişle epistemolojik özgüveni, isterseniz dogmatizme yatkınlığı diyelim, gerçek bir hoşgörü toplumu için fazla yüksek kaçıyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.