Siyaset yapma tarzı açısından, “devrimci” olmak ile olmamak arasında çok önemli bir fark var. Sol ve sosyalizm bağlamında devrim dediğiniz, kapitalizmin er geç (bir devrimle) yıkılacağını söylediğiniz anda, tarihin belirli bir yöne doğru ilerlediğini de zaten kabul etmiş oluyorsunuz. 18. ve 19. yüzyılların “burjuva” devrimcilerinden dahi farkınız burada yatıyor. Onlar
mevcut monarşik, despotik, otokratik rejimleri “normal politika” yöntemleriyle değil ihtilâlle, yani “anormal politika”yla devirmeyi amaçlıyordu. Bunun ötesinde bir hedef veya vizyonları yoktu. Devrimcilik somut, güncel bir faaliyetti. Pratikten bağımsız olarak belirsiz bir geleceğe doğru uzanan, ezelî ve ebedî bir duruş ve yaşam tarzını ifade etmiyordu.
Marx ve Engels’in teorik temellerini birlikte attığı, derken Engels’in “bilimsel sosyalizm” adını verdiği, bazen “sosyalizmin bilimi” diye büsbütün vülgarize edilen düşünce sisteminde ise, tarihin yönü diye bir şey söz konusu. Tarihî gelişmenin kapitalizmden sosyalizme doğru aktığını, “sosyalizmin bilimi” bize öğretiyor.
Orada bir köy var uzakta misali, orada bir devrim varsa uzakta,
gitmesek de görmesek de diyemeyiz; mutlaka gidebilmeliyiz, yani ona erişmenin bir yolu da olmalı. Bu ise belirli bir strateji fikrini beraberinde getiriyor. Şu anda A noktasındayız; ileriki D(evrim) noktasına nasıl varacağız ? 1905’ten itibaren Lenin, ardından Stalin, Mao ve bütün Komintern geleneği buna çok yaklaşık bir cevap veriyor: aşamalı devrim, yani önce demokratik (veya millî-demokratik, veya yeni-demokratik) sonra sosyalist devrim yoluyla.
Yazının devamını okumak için tıklayın.