Ya da [Parentez-10]. Veya, zaten çok az olan güzel şeylerden bahsetmeyi biraz daha sürdürelim.
Sadeliği içinde olağanüstü bir film gördüm, 29 haziran akşamı Tütün Deposu’nda. Bizim Mahallenin Giritlileri’nin ilk gösteriminde, belki 70-80 kişilik bir gruptuk. SUFilm’in Bodrum ve çevresi hakkında gerçekleştirmeyi amaçladığı Yerel Tarih Araştırmaları bağlamında, ilk fikrini Yüksel Selek vermiş. Kendisi de Girit muhaciri olan yönetmen Bülent Arınlı’nın 2009’daki âni ölümü üzerine, eşi Şehbal Şenyurt tarafından tamamlanıp Arınlı’nın anısına ithaf edilmiş.
Sonuçta, ortaya yalın, tertemiz, elbet hüzünlü ama aşırı duygusallıktan uzak; benim gibi işi gücü milliyetçilikle uğraşmak olan bir tarihçiyi bile, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başının etnik boğazlaşmaları, kıyımları, “imparatorlukların alacakaranlığı”nda insanların canavarlaşıp birbirlerine ne kötülükler yapabildiği üzerine tekrar ve uzun uzadıya düşünmeye sevkeden bir belgesel çıkmış. Sırf konuşmalardan ibaret olmasına karşın, iki saate yakın süresince hiç sıkmıyor. Tersine, sizi alıp başka dünyalara götürüyor.
Kurgusu aldatıcı derecede basit, Bizim Mahallenin Giritlileri’nin. Hemen tamamı, Bodrum’un Giritliler mahallesi ile Girit’te, İraklion’un (Kandiye) Nea Alikarnassos (= Yeni Bodrum) mahallesinde geçiyor. Herhangi bir “dış anlatıcı” veya “üçüncü anlatıcı”yı değil, sadece bu iki semtin sâkinlerini konuşturuyor. Başlangıçta sadece ilki var. Şimdi Bodrum’da oturanlar, arkada bıraktıkları (ve birçoğunun hiç görmediği) Girit’i, kâh kendi anılarıyla, kâh büyüklerinden duyduklarıyla anlatıyor. Âdetâ ideal bir diyar, o eski memleket. Alabildiğine keskin bir özlemle yâdediliyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.