(What’s in a name ? That which we call a rose / By any other name would smell as sweet. –Shakespeare, Romeo and Juliet, II. Perde, 2. Sahne, Juliet’in ilk iki dizesi.)
(Gül, adı ne olursa olsun aynı derecede güzel kokarmış. Pisliğin de adı ne olursa olsun aynı derecede kötü kokacağı gibi.)
Bütün bir ülke, kamuoyuyla, medyasıyla, Tarih Kurumu ve Yüksek Öğrenim Kurumu’yla, merkezî Osmanlı Arşivleriyle, üniversiteleriyle, Genelkurmay’ı, Harp Tarihi Dairesi ve MEB’iyle, Talim Terbiye’siyle, dolayısıyla tarih müfredatı ve öğretmenleriyle, dolayısıyla o öğretmenleri yetiştiren Eğitim Fakülteleriyle, 95 yıl önceki bir tarihsel olaya kilitlenmişse, o ülkede bilim ne kadar özgür sayılabilir ?
Bu denli “mazi”de yaşayan başka bir ülke var mı yeryüzünde ? Ruhu, kafası, benliği bu derece “tarihin istibdadı” (the tyranny of history ) altında inleyen ? Bugünü ve geleceği geçmişe ipotek eden ? Var mı, bu denli yalan içinde yaşayan, gerçekleri değil taktik ve şantajları konuşan, tek bir kelimeyi önlemek için başka kelime oyunlarından medet uman başka bir ülke ?
İroniktir : bir tek Ermenistan ve başka nerede olursa olsun aşırı (Taşnak) kesimleriyle Ermeni milliyetçiliği bu denli benziyor bize.
Onlar “soykırımı kabul ettirme siyasası”na esir.
Biz “soykırımı inkâr siyasası”na esir.
Fakat hakikaten, bu ne tuhaf bir “maç”, bir didişme, tek bir sözcük etrafında dönen !
Daha önce de sordum; tekrarlıyorum : son birkaç yılın resmî ABD açıklamalarını önüne koyup da dikkatle okuyan, inceleyen, çeviren, yayınlayan gazeteci var mı, her mart-nisan aylarında toza dumana boğulan, göz gözü görmez olan bu ülkede ?
Bir bakın bakalım, Bill Clinton ne demiş, George W.
Yazının devamını okumak için tıklayın.