Bu “sürekli devrim” veya “dünya devrimi”, demiştim (DSİP’in düzenlediği “Marksizm Günleri”ndeki “Kemalizm ve Türk Solu” panelinde), bir Bektaşi fıkrasını hatırlatıyor bana. Hani, baba erenler bir camiye girmiş de, imamın Allahın özelliklerini anlatmasına tanık olmuş : “Her yerdedir; görür ama görülmez; duyar ama duyulmaz…” Dayanamamış, seslenmiş arkalardan : “Yok diyeceksin ama dilin varmıyor !” İşte onun gibi bir şey.
Geçelim. Günlük siyaset pratiğinde, Roni Margulies’in
Taraf’taki sütununda yazdığı pek çok şeye katılıyorum (Melih Altınok’a da katıldığım gibi). Her ikisi de israrla, hayli kalın kafalı bir takım “solcu”lara demokrasinin ve demokrasi mücadelesinin önemini anlatmaya çalışıyor, bıkıp usanmadan.
Ben de zaman zaman yapıyorum aynı şeyi –belki biraz daha umutsuzca. Bir değil iki akıntıya karşı kürek çekiyormuşuz gibi geliyor. Solun kendi kültürü ile bir bütün olarak Türkiye’nin siyaset kültürü, birbirinden kopuk şeyler değil. Murat Belge kaç kere yazdı : bu ülkede hâkim ideoloji yüz küsur yıldır hep milliyetçilik. Liberalizm sürekli tu kaka edilmiş. Demokratlık aşağılanmış. İstiklâl Hürriyeti arka plana itmiş, ertele(t)miş. Devrim diye diye, devlet, merkeziyet, darbecilik, tek-particilik göklere çıkarılmış. “Diktatörlük” Kemalizmin ve Leninizm ile türevlerinin ortak paydasını oluşturmuş. Özgürlüğe bir türlü sıra gelmemiş.
Ve şimdi bütün bunlar iyice ayağa düşmüş üstelik; bir avuç devrim gevezesine kalmış. Bırakın Atatürkçüleri; sözde solcusu dahi,
hem de bu ortamda, “özgürlük dini”ne çatar olmuş.
Yazının devamını okumak için tıklayın.