Liberalizm sadece Türkiye’de değil, Rusya’da, Çin’de, sömürge veya yarı-sömürge kökenlerden başlayıp moderniteye devletçi bir cebrî yürüyüşle yetişmeye çalışan diğer ülkelerde de, yok veya çok zayıf. Ben bu yelpazeyi bir arkaplan gibi kullanarak, ama hepsini tek tek irdelemeye kalkışmadan, özellikle bu topraklarda liberalizmin yoğun biçimde küçümsenme, horlanma örnek ve dönemleri üzerinde duruyorum.
Taraf çıkmaya, ben de bu köşede yazmaya daha yeni başladığımda, Ege Cansen’in bir makalesinden hareketle, düşünce hayatımızda çok rastlanan savaş ve ölüm hayranlığını kurcalamaya girişmiş (22, 24, 29 Kasım 2007); oradan, “İttihatçılığın ön-faşizmle paylaştığı düşünce ortamı”na sıçramıştım (6 aralık). Şöyle demiştim (özetle): Jön Türkler sadece mazlum bir milletin devrimci-demokratları değildi. Yönettiği diğer halklara kuşku ve nefreti giderek derinleşen bir imparatorluğun da (1908’den itibaren) başındaydılar. Bu yüzden Türk milliyetçiliği, sadece modern emperyalizme değil, öncelikle “öteki” millet ve milliyetçiliklere karşı bir ideolojik silâh olarak şekillendi. İttihatçılar İkinci Enternasyonal’in Marksist anti-emperyalizminden alıntılarla yetinmediler. 19. yüzyıl sonu milliyetçiliklerinin birbirleriyle boğazlaşmakta kullandıkları teorileri de ithal ettiler. Bir ön-faşizm ortamında boy atan fiziksel antropoloji, ırkçılık, Sosyal Darwinizm, savaşseverlik, Nietzsche tarzı ahlâk-üstülük (amorality), gene Nietzsche tarzı üstün insan (übermensch) hayranlığı, şiddet fetişizmi ve enerji sarhoşluğu, bu kanaldan İttihatçılığa ve genel olarak Türk milliyetçiliğine girdi.
Yazının devamını okumak için tıklayın.