Millî Mücadele başlayalı 91, Cumhuriyet kurulalı 87, Atatürk öleli 72 yıl geçti. Hep aynı törensellik içindeyiz. Sadece 23 Nisan biraz farklı : çocukları şeklen hatırladığımız, şeklen evrenselci kesildiğimiz, başka ülkelerden çocuklar çağırıp oyunlar oynattığımız, resmî koltuklara oturup konuşturduğumuz ve bu sayede “renklendiğimizi” sandığımız için (tabii, bir yandan taş atan Kürt çocuklarını yıllarca hapse mahkûm ederken). Onun dışında bütün kutlamalarımız birbirine benziyor. 19 Mayıs, 30 Ağustos, 29 Ekim, ya da yerel “istirdad” günleri : yok aslında birbirimizden farkımız. Hepsinde ordu, savaş, askerî geçit törenleri ön planda. “Yurdu düşmanlardan kurtarıyor” veya “kurtarılıyor”uz. İstiklâl Marşı her söylenişinde bizi o günlere götürüyor; “yurdumun üstünde tüten en son ocak” sönecek endişesi, uluyup duran “tek dişi kalmış canavar” korkusuyla yaşatıyor. Zaten amaç bu : belirli bir ânı başsız ve sonsuz, ezelî ve ebedî kılmak. Dolayısıyla rol icabı Ermeni veya Rum süngülerken ya da onları seyrederken kendinden geçenler hiç de haksız değil. Geertz’in dediği oluyor işte : belli bir semboller sistemi güçlü, kalıcı bir
mood, bir atmosfer yaratıyor. Bizi öyle sarıp sarmalıyor ki, uyandırdığı düşünceler ve ruh hali âdetâ bağımsız bir gerçeklik kazanıyor (
Okuma Notları, 28 Ocak ve 6 Şubat 2010).
Üstelik, ulusal bayramlarla bitmiyor simge ve seremonilerimiz. Yılda dört beş gün değil, 365 gün boyunca bizi her yandan kuşatıyor. Bir kere, Kuzey Kore’nin Kim İl-sung ve Kim İl-jong hanedanı ile Zimbabwe’nin Mugabe’sini bir yana bırakırsak, sonuncu ve en güçlü “kişi kültü” bu ülkede yaşamaya devam ediyor.
Yazının devamını okumak için tıklayın.