Türkiye’de Sol hep devletçi, hep anti-liberal kaldı. Daha doğrusu, özel sektör ile özdeşleşmiş bir kapitalizm korkusundan başlayarak, derinleşen bir anti-liberalizme sürüklenip, her fırsatta devletin kanadı altına girmeye uğraştı. Peki ama devlet kapitalizmi, hattâ tekelci devlet kapitalizmi, neden her koşulda özel kapitalizmden daha iyi, daha ileri olsun? Marksist teori üzerinden konuşacaksak, sonuçta bu da “burjuvazi”nin bir programı değil mi(ydi)? Faraza KİT’lerin –devlet tekel ve yarı-tekellerinin- güçlendirilmesi, sonuçta “burjuva devleti”nin güçlendirilmesi anlamına gelmiyor mu(ydu)?
Sosyalist Solda bu soruya hiçbir zaman mantıklı, tutarlı bir cevap verilemedi. Artık aramızdan ayrılmış olan tarihsel kişilikler de cevap veremedi –ne, Sovyet çizgisindeki Behice Boran ve Sadun Aren, hattâ ne de Mehmet Ali Aybar-, “ceberrut devlet geleneği”ne onlardan çok daha karşı olduğu halde. Problemin bir bölümü, 19. yüzyıldan itibaren devlet sektörünün büyüklüğü, ekonominin çoğunu kaplamasıydı. Bizatihî proletaryanın oluşumu, devletin enfrastrüktür şirketleri (vapur, tramvay), manifaktürleri (feshane, peksimethane, baruthane) ve sonra fabrikalarına (şeker, mensucat) bağlıydı. Dolayısıyla sendikalaşma mücadelesi de buralarda yoğunlaşıp belirli başarılar kazanıyor; işçi örgütleri, görece küçük ve dağınık özel işletmelerin sendikasız vahşetine karşı, devletten kopardıkları tâvizlerin güvencesini tercih edebiliyordu.
Belki bunun kapısını araladığı patriyarkal vesayet ve himaye ideolojisi yüzünden, habire “sınıfsallık”tan söz eden Sol, en azından ekonomik alanda, bir türlü Türkiye devletini sınıflar üstü görmekten kurtulamadı.
Yazının devamını okumak için tıklayın.