Daha önce de değindim: internette bir liberalizm furyasıdır gidiyor. Kendini solcu sayan bazıları, önüne gelene liberal yaftası asmakta. 12 Mart döneminde cunta, (zamanın tek kanalı) TRT’ye, herhalde o zamanki Andıç ve Lahika yazarlarının elinden çıkma birtakım propaganda programları koydurtmuştu. Adı bilinmeyen bir spiker, eski Türk filmleri ve radyo tiyatrosunun melodramatik tonlamasıyla, “anarşist”lerin alt-kategorileri diye (neo-con icadı “terörist” klişesi henüz yoktu) “Marksiiist, Leniniiist ve hattâ Maoiiist”lerden dem vururdu. Duyduğunuzda ödünüzün patlayacağı umuluyordu. ?imdi de (Türkiye’nin darbeli-darbesiz askerîleştirilmesi projesine karşı saf tutmayı “salaklık” sayan Sol kesimler arasında) “liberaal ve hattâ neeo-liberaal” diye konuşmak moda. Bunu, akan suları durduracak argüman, karşıtlarına öldürücü darbe, en ezici aşağılama olarak kullanıyorlar.
Tahmin edebileceğiniz gibi, kof ve cahil insanlar söz konusu. Bazen liberal ile liberter arasındaki farkı bilmeyecek, bazen liberal yerine liberalist diyecek kadar cahil. Ama cehaleti sergilemek kadar, tarihçesini anlamak da önem taşıyor.
Liberalizm, öyle çoluk çocuğun bir kalemde silip atacağı bir şey değil; insanlık tarihinde çok derin, çok önemli bir düşünce akımı. Marksizmden önce liberalizm vardı. En geniş anlamda felsefî kökleri, kapitalizm öncesine dayanır. Avrupa Ortaçağında, gerek baronların ve gerekse burgher denen embryonik burjuvazi başlangıçlarının, güçlenen krallık yetkilerine karşı kendilerini, ailelerini, mal ve mülklerini koruma ihtiyacı, 13. yüzyıl başlarının Magna Carta Libertatum’una (Büyük Özgürlükler ?artnamesi’ne) yansıdı. Varlıklıların dar sınıfsal çıkarları, deyip geçmemek lâzım; bu maddî temel, soyut ifadesini, herkes için geçerli hukukî garanti ve dokunulmazlıklarda buldu. Örneğin, bireylerin rastgele tutuklanıp hapse atılmasını önleyen habeas corpus koşulundan, lordlarla birlikte serfler de yararlandı.
Allahtan ki 1215’te, güya emekçi halk adına “birbirlerini yesinler, bizi ilgilendirmez” diyecek halis Türk zekâları yoktu. Magna Carta, Batı feodalizminin “bağıtsal vasallık” (contractual vassalage) boyutunu ve dolayısıyla genel olarak “bağıtsallık” (contractuality) anlayışını güçlendirdi. Aynı zamanda, hükümdarların iradesinin kanunla sınırlanmasının önünü açtı; günümüzün anayasa hukukuna giden uzun ve karmaşık süreçlerin ilk adımı oldu. Old wine in new bottles, İngilizcede “eski hamam eski tas” (yani aslında pek bir şeyin değişmediği) anlamında kullanılır. Ama bunun tersini düşünmek de mümkün: new wine in old bottles, yani eski şişelerin (kalıpların) içine taze şarap (yeni bir muhteva) doldurulması. Magna Carta’nın başlattığı “sınırlı monarşi” anlayışı ve uygulaması, kapitalizmin ve sivil toplumun gelişmesi için elverişli bir çerçeve oluşturdu. Zamanla bunun üzerine 1640 ve 1688 İngiliz devrimleri bindi. Düşünsel planda, Hobbes’un mutlakıyet savunusuna Locke karşı çıktı; Hume deneyciliği ve akılcılığı, Montesquieu hukukun üstünlüğü düşüncesini daha fazla geliştirdi; Aydınlanma --Cumhuriyet’çi yorumunda sanıldığı gibi- sadece dine ve Kiliseye karşı çıkmakla kalmayıp, genellikle “[tabuları aşarak] düşünme ve öğrenme cesareti”ni (Kant: Sapere aude!) ve dolayısıyla kapsamlı bir “mukaddesatsızlaştırma”yı (de-sacralization) kucakladı. 19. yüzyıl sonlarının Amerikan ve Fransız devrimleri sürecinde Tom Paine ve Jean-Jacques Rousseau, daha radikal bir demokrasiyi teorileştirmeye çalıştı. Adam Smith’i David Ricardo, James Mill’i oğlu John Stuart Mill izledi.
Bu olağanüstü birikimi bilmeden, tanımadan liberalizme dudak bükmek, kişinin kendi düşünce sığlığından başka neye tanıklık eder?
Bu, bilgiye artık vahiy ve otorite (revelation and authority) yoluyla değil, mantık, deney ve deneyim (reason, experience and experiment) yoluyla ulaşma ilkesi ve yöntemi olmaksızın; bu eleştirel akıl, bu hürriyetçilik, bu hukuk ve adalet anlayışı olmaksızın; bu birey özgürlüğü ve dokunulmazlığı vurgusu olmaksızın, çağdaş demokrasi olabilir miydi?
Marx olabilir miydi?
03.07.2008
|