Kafam çok gerilere gidiyor. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi tâ 1956’da yapıldı. Gizli oturumunda Kruşçev bir şekilde “Stalin döneminin suçları”nı ve “kişiye tapma kültü”nü mahkûm etti. Bunu sosyalizme, daha doğrusu komünizme içsel değil, arızî bir durum olarak niteledi. “Proletarya diktatörlüğü”nden vaz geçmemekle birlikte, “sosyalist legalite”yi, yani her şeyde kanunlara uyulmasını, hukukî çerçeve dışına çıkılmamasını savundu. Henüz tam anlamıyla “hukuk devleti” değildi belki. Ama ona doğru atılmış bir adımdı. Ne yazık ki, teorinin gerektirdiği “proletarya diktatörlüğü”, üstelik de ne zaman bit(iril)eceği belli olmadığı için sonsuza doğru uzanan bir kategori olarak orada durdukça, keyfîlik (olasılığı ve gerçeği) hiçbir zaman ortadan kalkmayacak, dolayısıyla “hukuk devleti”ne asla varılamayacaktı.
Varılamadı nitekim. Bütün “devrimciler” elbirliğiyle Kruşçev’in üzerine çullandı(k). Mao bu Stalin eleştirisinden önce hoşlandı, sonra tehlikeli buldu. ÇKP 1961’den itibaren SBKP ile önce karşılıklı yazıştı. Sert mektuplar gitti geldi. Ardından açık polemiklere girişti. Peş peşe dokuz büyük broşür yayınladı. Sovyet yönetimini revizyonizmle, yani Marksizmin temel ilkelerine ihanetle suçladı. 1968’de Çekoslovakya’nın işgalinin ardından, bunu “sosyal emperyalizm” yaftasına dönüştürdü.
İstilâ ve işgal, çıplak zorbalıktı gerçi. Ve hele bugünkü, emperyalizm
olgusunu siyasî ve askerî kerte ile sınırlı tutan kendi anlayışıma göre (ki bunu son iki ayda, dört ayrı bildiride anlattım ve etraflıca yazacağım), emperyalizm nitelemesini pekâlâ hak ediyordu.
Yazının devamını okumak için tıklayın.